Saint-Simon, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'ndan ülkesine dönmeden önce, Pasifik ile Atlas Okyanusu'nu birbirine bağlayacak olan Panama Kanalı'nın ilk inşaat planını hazırlayarak Meksika Genel Valisi'ne sunmuştur (1783).
Fransız Devrimi sırasında aristokrat geçmişi nedeniyle hayatta kalabilmek için adını 'M. Bonhomme' olarak değiştiren Saint-Simon, Jakobenler tarafından yine de 11 ay boyunca hapsedilmiştir.
Auguste Comte'un mezar taşında, onun pozitivist felsefesini ve sosyolojik amacını en iyi özetleyen iki kelime yazılıdır: 'Düzen' (Order) ve 'İlerleme' (Progress).
Auguste Comte, altı ciltlik 'Pozitif Felsefe Dersleri' adlı devasa eserinin 47. alt bölümüne geldikten sonra, daha önce kullandığı 'sosyal fizik' terimini 'sosyoloji' olarak değiştirerek tarihe geçmiştir.
Karl Marx, Endüstri Devrimi döneminde kırdan göç eden işçilerin fabrikalarda karın tokluğuna çalıştırıldığını ve bu dönemde işçilerin ortalama ömürlerinin sadece 30 yaş civarında olduğunu gözlemlemiştir.
Emile Durkheim, sosyolojinin akademik bir disiplin olarak kurumsallaşmasını sağlamak amacıyla 1895 yılında Bordeaux (Bordo) Üniversitesi'nde Avrupa'nın ilk sosyoloji kürsüsünü kurmuştur.
Durkheim, 1897 tarihli monografisinde Katolikler ile Protestanların intihar oranlarını karşılaştırmış, sosyal bağları daha gevşek olan Protestanlarda intihar oranlarının Katoliklerden çok daha yüksek olduğunu saptamıştır.
Fransız pozitivizmi ve Durkheim sosyolojisinden etkilenen Ziya Gökalp, Türkiye'ye sosyolojiyi getiren isim olmuş ve 1914 yılında İstanbul Üniversitesi'nde (Darülfünun) ilk sosyoloji derslerini vermeye başlamıştır.
Max Weber, 1904-1905 yıllarında yayınladığı 'Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu' eserinde, Protestanlığın dünyevi çilecilik anlayışının Batı Avrupa'da sermaye birikimine ve kapitalizme nasıl yol açtığını açıklamıştır.
Liberal feministler, kamusal alanda ve iş yaşamında kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacıyla 1970'lerde yürürlüğe giren 'Eşit Fırsatlar Yasası' ve 'eşit işe eşit ücret' düzenlemelerini hararetle savunmuşlardır.
Alman filozof Jürgen Habermas, postmodernizmin akıl dışılığı ve görececiliği yücelten tavrına karşı çıkarak, modernitenin henüz tamamlanmamış bir proje olduğunu ve akla geri dönülmesi gerektiğini savunmuştur.