Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Hayvancılık işletmelerinin temel amacı, yüksek verimli hayvan ırklarından kaliteli ve sağlıklı hayvansal ürünler elde ederek ekonomik kazanç sağlamaktır. Ancak günümüzde hayvancılık sektörü sadece yüksek verimlilik odaklı olmaktan çıkmış; biyogüvenlik uygulamaları, çiftlikten sofraya güvenli gıda zincirinin kurulması, çevrenin korunması ve hayvan refahı standartlarının karşılanması gibi çok boyutlu sorumlulukları da üstlenmiştir. Tüketiciler artık satın aldıkları hayvansal gıdaların çevreye zarar vermeden, etik kurallara ve hayvan refahına uygun şekilde üretildiğinden emin olmak istemektedir.
Gıda kaynaklı hastalıkların ve buna bağlı ölümlerin küresel ölçekte artış göstermesi, gıda güvenliği konusunu acil eylem planı gerektiren bir alan haline getirmiştir. Hayvancılıkta biyogüvenlik ve koruyucu hekimlik uygulamaları, sürü sağlığının korunmasında kilit rol oynamaktadır. Hastalıkların ortaya çıkmasından sonra tedavi edilmesinden ziyade, hastalığın çıkış kaynaklarının kurutulması ve yayılmasının engellenmesi hedeflenmektedir. Bu doğrultuda hayvanlara sağlıklı yaşam alanları sunmak, patojenleri yok etmek ve sıkı hijyen kuralları uygulamak temel koruyucu tedbirler arasında yer alır.
Son yıllarda özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde hayvan refahına verilen önem yasal zeminlere oturtulmuştur. İngiltere'de entansif sistemlerde yetiştirilen çiftlik hayvanlarının yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla hazırlanan Brambell Raporu, hayvanların yaşadıkları ortamlarda fiziksel ve psikolojik rahatsızlık duymadan yetiştirilmeleri gerektiğini ortaya koymuştur. Küresel ısınma ve iklim değişikliği ise hayvancılığın geleceğini tehdit eden en büyük risklerden biridir. Bilim insanları, simülasyonlar aracılığıyla iklim değişikliklerinin flora ve fauna üzerindeki yıkıcı etkilerini tahmin etmeye ve hayvancılık sektörünü bu yeni koşullara hazırlamaya çalışmaktadır.
Hayvan refahı kavramı, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren gelişmiş ülkelerin temel gündem maddelerinden biri haline gelmiştir. Gelişmiş toplumlarda beslenme ve temel ekonomik sorunların büyük ölçüde çözülmesi, eğitim düzeyinin yükselmesiyle birleşerek hayvan hakları savunuculuğunun güçlenmesini sağlamıştır. Bu toplumsal hareketlerin ve tartışmaların sonucunda uluslararası düzeyde kabul gören "Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi" ilan edilmiştir. Süreç içerisinde hayvan refahı konusu 1970'li yıllarda Avrupa Birliği Parlamentosu'nun gündemine girmiş, 1990'lı yıllarda ise üye ülkelerde yasal mevzuat haline getirilmiştir.
Hayvanları koruma hareketinin tarihsel kökenleri 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nde hayvanlara yapılan kötü muamele ve işkencelere karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu alandaki ilk yasal düzenleme, çiftlik hayvanlarının nakliyesi sırasında su ve gıda ihtiyaçlarının karşılanması ve gün içerisinde en az dört saatlik dinlenme süresi verilmesi amacıyla yürürlüğe konmuştur. Hayvan refahı konusundaki en büyük dönüm noktalarından biri ise 1 Mayıs 1999 tarihli Amsterdam Antlaşması olmuştur. Bu antlaşmada ilk kez hayvanların basit birer eşya değil, "hissedebilen varlıklar" olduğu hukuken tescillenmiştir.
Günümüzde Avrupa Birliği ülkeleri ve diğer gelişmiş devletler, hayvansal üretim ve uluslararası ticarette sadece hayvan sağlığını değil, hayvan refahı standartlarını da zorunlu birer kriter olarak uygulamaktadır. Türkiye'de özellikle kanatlı sektörü başta olmak üzere, yüksek üretim potansiyeline sahip hayvancılık işletmelerinin Avrupa Birliği'nden onay numarası alabilmesi ve ihracat yapabilmesi için hayvan refahı kriterlerine tam uyum sağlaması kritik bir ön koşul haline gelmiştir.
Türkiye, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en derinden hissetmesi beklenen ülkeler arasında yer almaktadır. Araştırmacıların 2050 yılı için öngördüğü sıcaklık artışı ve yağış azlığı senaryolarına göre, Türkiye'deki yedi coğrafi bölgede ekilen alanların %85'ini oluşturan beş temel ürünün (buğday, arpa, mısır, pamuk ve ayçiçeği) veriminde ciddi düşüşler yaşanacaktır. Bu durum, zaten halihazırda kaliteli kaba yem temininde büyük sorunlar yaşayan hayvancılık sektörü için çok ciddi bir dar boğaz ve tehdit oluşturmaktadır.
Türkiye'nin toplam çayır ve mera alanı yaklaşık 14.6 milyon hektar olup, bu miktar ülke yüzölçümünün %18.7'sini kaplamaktadır. Ancak Türkiye'nin meraları kurak iklim koşulları nedeniyle genellikle orta ve düşük kalitede olup, daha çok koyun merası niteliğindedir. Bu alanların dekar başına ortalama 80 kg kuru ot ürettiği varsayıldığında, toplam yıllık kuru ot üretim kapasitesi 11.7 milyon ton civarındadır. Kaliteli kaba yem kaynaklarından bir diğeri olan yem bitkileri üretimi ise 2015 yılı verilerine göre 1.862 milyon hektar alanda yıllık yaklaşık 42 milyon ton düzeyinde gerçekleşmektedir.
Ülke genelindeki toplam hayvan varlığının sağlıklı beslenebilmesi için ihtiyaç duyulan kaliteli kaba yem miktarı yıllık 83.9 milyon ton olarak hesaplanırken, mevcut üretim kapasitesiyle ortaya çıkan kaliteli kaba yem açığı 30.2 milyon tona ulaşmaktadır. Son yıllarda entansif (entansif/kapalı) hayvancılığın ekstansif (meraya dayalı) hayvancılığa göre 6 kat daha hızlı büyümesi, işletmelerin kendi arazilerinin hayvan beslemede yetersiz kalmasına yol açmıştır. Gelecekteki kuraklık şartlarında, yüksek sıcaklıklara ve hastalıklara daha dayanıklı olan, anatomik ve fizyolojik olarak vücut sıcaklıklarını kolayca dengeleyebilen yerli ırkların ve kuraklığa dayanıklı koyun yetiştiriciliğinin önemi çok daha fazla artacaktır.
Türkiye hayvancılığının kronikleşen sorunlarının başında istikrarsız ve yetersiz hayvancılık politikaları gelmektedir. Büyük ölçekli modern işletmelerin sayısı ve birim hayvan başına verimliliği artsa da, kırsaldaki sosyal dengenin ve ekonomik sürdürülebilirliğin korunması için küçük aile işletmelerinin desteklenmesi hayati önem taşımaktadır. Küçükbaş hayvancılık sektöründe üreticilerin karşılaştığı en büyük engellerden biri fiyat istikrarsızlığıdır. Geçmiş yıllarda yüksek girdi maliyetleri ve düşük ürün fiyatları nedeniyle birçok üretici sektörden çekilmek zorunda kalmıştır.
Küçükbaş hayvancılık doğası gereği meralara bağımlıdır; ancak son 30 yılda yaşanan güvenlik sorunları ve terör nedeniyle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki birçok yayla ve meradan yeterince yararlanılamamıştır. Ayrıca küçükbaş hayvancılığa verilen desteklerin büyükbaş hayvancılığa kıyasla oldukça düşük olması ve sadece hayvan başına destek verilip deri, yapağı gibi yan ürünlere destek sağlanmaması bu sektörün cazibesini azaltmıştır. Sektörde modern teknoloji kullanımı, AR-GE çalışmaları ve yayım faaliyetleri yetersiz kalırken, toplanan verilerin geleceğe yönelik planlamalarda etkin bir şekilde kullanılamaması organizasyon eksikliğini gözler önüne sermektedir.
Hayvancılığın gelişimini baltalayan en büyük etkenlerden biri de kontrolsüz hayvan ithalatıdır. İç piyasadaki et fiyatlarını dengelemek amacıyla geçici bir çözüm olarak başvurulan canlı hayvan ve karkas et ithalatı, yerli üreticiyi haksız rekabetle karşı karşıya bırakmakta ve üretim motivasyonunu kırmaktadır. İthalat uygulamaları, devletin hayvancılığa sağladığı büyük bütçeli desteklerin etkisini sıfırladığı gibi, Türkiye'de daha önce hiç görülmemiş ya da kontrol altına alınmış olan tehlikeli bakteriyel ve viral hayvan hastalıklarının ülkeye giriş riskini ve yayılmasını da ciddi oranda artırmaktadır.
Türkiye'de sürü sağlığı ve salgın hastalıklarla mücadele konusunda güçlü bir akademik altyapı, çok sayıda eğitim kurumu ve uzman personel bulunmasına rağmen, yüksek mücadele maliyetleri ve sınır güvenliğindeki açıklar nedeniyle kaçak hayvan girişleri hastalıkların tamamen önlenmesini engellemektedir. Hayvanlarda yaygın olarak görülen paraziter hastalıklar; ölümlere, ciddi verim kayıplarına, döl veriminin düşmesine ve yemden yararlanma oranının azalmasına neden olarak büyük ekonomik zararlara yol açmaktadır. Ayrıca Şap, Sığır Tüberkülozu, Küçük Ruminantların Vebası (PPR), Brucella Melitensis, Brucella Abortus ve Antrax (Şarbon) gibi salgın hastalıklar hayvancılık sektörünü tehdit etmeye devam etmektedir.
Türkiye hayvancılığının en hassas noktalarından biri de gelişmiş ülkelere kıyasla oldukça yüksek olan erken dönem buzağı ölümleridir. Bu ölümlerin arkasında; yeni doğan buzağıya bağışıklık kazandıran kolostrumun (ağız sütü) yetersiz veya kalitesiz verilmesi, barınak koşullarının hijyenik ve korunaklı olmaması, süt ikame yemlerinin bilinçsiz kullanımı, anne ve yavruların aşılama takvimlerinin aksatılması gibi yönetimsel hatalar yatmaktadır. Koruyucu hekimlik ve aşılama programlarının etkinleştirilmesi, bu ekonomik kayıpların önüne geçilmesinde en ucuz ve en etkili yöntemdir.
Hayvan ıslahı alanında ise Cumhuriyet tarihi boyunca önemli adımlar atılmış, yerli ırkların verimini artırmak amacıyla ithal ırklarla melezleme ve seleksiyon çalışmaları yürütülmüştür. 2002 yılında %18.97 olan büyükbaş kültür ırkı oranı, 2017 yılında %47.76'ya yükselmiştir. Ancak yürütülen projelerin büyük kısmı kişilere bağlı kalmış, bilimsel yayın aşamasından sonra saha uygulamalarına aktarılamamıştır. İthal edilen yüksek verimli ırkların Türkiye'nin zorlu iklim ve bakım şartlarına uyum sağlayamaması, hastalıklara karşı dirençsiz olması ve halk elinde yaygınlaştırma aşamasında yaşanan başarısızlıklar, ıslah çalışmalarının hedeflenen başarıya ulaşmasını engellemiştir.
Türkiye'deki hayvancılık işletmelerinin çok büyük bir kısmı geleneksel, küçük aile işletmelerinden oluşmaktadır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvan barınaklarının önemli bir bölümü hayvan refahı standartlarından uzak, havalandırması yetersiz, nemli ve ilkel yapılardır. Bu tür yetersiz fiziki koşullara sahip barınaklarda, yüksek genetik kapasiteye sahip kültür ırkı hayvanların sağlıklı bir şekilde barındırılması ve yüksek verim vermesi mümkün değildir. Bu nedenle, koruyucu hekimlik önlemlerinin başarıya ulaşabilmesi için öncelikle bu küçük aile işletmelerinin modernizasyonuna yönelik devlet desteklerinin artırılarak sürdürülmesi gerekmektedir.
Küçükbaş hayvancılığın en kritik üretim faktörlerinden biri olan çobanlık (sürü yöneticiliği), günümüzde ciddi bir krizle karşı karşıyadır. Kırsal alanlardan kentlere yönelik durdurulamayan göç dalgası nedeniyle kırsaldaki genç nüfus hızla tükenmektedir. Gençler, sosyal güvencesi olmayan, ağır çalışma koşullarına sahip ve toplumda hak ettiği saygınlığı göremeyen çobanlık mesleği yerine, büyük şehirlerde daha düşük gelirli de olsa düzenli mesaisi ve sosyal güvencesi olan işleri tercih etmektedir. Bu durum, meraya dayalı küçükbaş hayvancılık işletmelerinin faaliyetlerini sonlandırmasına yol açan en önemli sosyal sorunlardan biridir.
Çevre sağlığı açısından bakıldığında ise entansif hayvancılık işletmelerinin en büyük atık problemini hayvan gübreleri oluşturmaktadır. Yetişkin bir sığırın günde ortalama 50 kg gübre ürettiği göz önüne alındığında, orta ve büyük ölçekli işletmelerde biriken yıllık gübre miktarı devasa boyutlara ulaşmaktadır. Patojen mikroorganizmalar ve parazitler içeren bu gübrelerin usulüne uygun şekilde depolanmaması, hem gübrenin besleyici değerini kaybetmesine hem de yer altı su kaynaklarının kirlenmesine yol açmaktadır. İşletmelerin yeterli tarım arazisine sahip olmaması, bu atıkların bertaraf edilmesini ve çevre sağlığını tehdit eden ciddi bir risk faktörü haline getirmektedir.
Hayvancılık işletmelerinde üretim maliyetlerinin yaklaşık %60-70'ini yem giderleri oluşturmaktadır. Türkiye'de hayvancılığın sürdürülebilir ve karlı bir yapıya kavuşabilmesi için bu yüksek maliyetlerin düşürülmesi, bunun yolu da yetiştiricilerin kendi kaba ve kesif yemlerini üretmelerinden geçmektedir. Ancak miras hukuku nedeniyle tarım arazilerinin sürekli bölünerek parçalı bir yapıya bürünmesi, üreticilerin kendi yemlerini üretmesini engellemekte ve onları dışarıdan pahalı yem almaya mecbur bırakmaktadır. Ekonomik yetersizlik içindeki küçük işletmeler, kış aylarında hayvanlarını besin değeri son derece düşük olan samana dayalı rasyonlarla beslemek zorunda kalmakta, bu da ciddi verim ve döl kayıplarına yol açmaktadır.
Yetiştiricilerin profesyonel rasyon hazırlama tekniklerinden uzak olması, hayvanların yaşama ve verim payı ihtiyaçlarını gözetmeden geleneksel yöntemlerle ve kendi öngörüleriyle yemleme yapmaları hayvancılığımızın bir diğer önemli sorunudur. Bu bilinçsiz besleme uygulamaları sonucunda hayvanlarda metabolik hastalıklar, döl verimi sorunları ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi beslenme hastalıkları sıklıkla görülmektedir. Çözüm olarak; her ilde yem bitkileri borsalarının kurulması, nadas alanlarında kuraklığa dayanıklı yem bitkilerinin ekim nöbetine alınması, mısır dışındaki alternatif silajlık kaynakların (yonca, çayır otu, şeker pancarı posası vb.) yaygınlaştırılması gerekmektedir.
Hayvancılık politikalarının uzun vadeli devlet politikası olarak tasarlanması, üreticiye alım ve fiyat garantisi verilmesi, Et ve Süt Kurumu gibi yapıların yönetiminde üretici birliklerine yer verilmesi gerekmektedir. Ayrıca karkas kalitesini artırmak için Avrupa Birliği'nde uygulanan objektif 'SEUROP' karkas derecelendirme sisteminin Türkiye'ye uyarlanması önem arz etmektedir. Biyoteknolojik yöntemlerin (yerli sperma ve embriyo üretimi) desteklenmesi, serbest veteriner hekimlerin de salgın hastalıklarla mücadele sürecine dahil edilmesi ve tarım havzalarına dayalı bölgesel hayvancılık modellerine geçilmesi, Türkiye hayvancılığını dışa bağımlılıktan kurtaracak temel stratejik adımlardır.