Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
19. yüzyılın son çeyreğinden I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde dünyanın merkezi tartışmasız olarak Avrupa’ydı. Afrika, Uzak Doğu ve Ortadoğu gibi coğrafyaları doğrudan ilgilendiren kritik kararlar Avrupalı devletlerin başkentlerinde alınıyordu. Ancak bu dönem, aynı zamanda Avrupa’nın kendi içindeki dengeleri sarsacak ve nihayetinde kıtayı büyük bir yıkıma götürecek süreçlerin de tohumlarının atıldığı bir zaman aralığıydı. 1878 Berlin Antlaşması’ndan 1914’e kadar geçen süreç, Batı Avrupa’nın hızla sanayileştiği, yeni teknolojileri gündelik yaşama entegre ettiği ve yaşam tarzını kökten değiştirdiği bir dönemi kapsar.
Bir devletin 'büyük güç' olarak nitelendirilebilmesi için ekonomik ve teknolojik kaynaklar, nitelikli nüfus, jeopolitik konum, güçlü silahlı kuvvetler ve etkili diplomasi yeteneği gibi unsurlara sahip olması gerekiyordu. Bu dönemde İngiltere, Almanya ve Fransa birinci sınıf büyük güçler iken; Avusturya-Macaristan, İtalya ve Rusya alt sınıf büyük güçler konumundaydı. Avrupa’nın bu üstün konumunu pekiştiren en temel etkenler ise sürekli artan nüfus, sanayileşme dalgaları ve hızla gelişen silah teknolojisi olmuştur.
Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa’da hijyen şartlarının iyileşmesi, temiz su kaynaklarına erişim, beslenme ve sağlık hizmetlerinin gelişmesi ölüm oranlarını azaltmış ve nüfusun düzenli olarak artmasını sağlamıştır. Örneğin 19. yüzyılın başlarında dünya nüfusu ilk kez 1 milyarı aşarken, 1920'de 2 milyara ulaşmıştır. Bu artış, gelecekteki topyekûn savaşlar için devasa insan kaynakları yaratmıştır. Nüfusun yanı sıra nitelik de büyük önem taşımaktaydı; kitlesel eğitim imkânları sayesinde okuryazar ve temel teknik kabiliyete sahip iş gücü ortaya çıkmış, tarım dışı sektörlerde çalışan nüfus oranı hızla yükselmiştir.
Nüfusun yanı sıra kentleşme ve sanayileşme düzeyleri de ülkelerin gerçek güçlerini ortaya koyan temel göstergelerdi. Nüfus büyüklüğünde ilk sırada yer alan Rusya, kentleşme ve sanayileşme oranlarında son sıralara düşerken; İngiltere ve Almanya ekonomik verilerde öne geçti. Özellikle Almanya, 33 yıllık kısa bir süreçte sanayileşme düzeyini Avrupa ortalamasının çok üzerine çıkararak İngiltere'den sonra çelik üretiminde lider konuma yükseldi ve kıta Avrupası'nın en güçlü ekonomik yapısına sahip oldu.
1870’li yıllardan itibaren Avrupa’nın gündemini belirleyen en önemli unsur, büyük güçler arasındaki siyasi ve ekonomik rekabet oldu. Bu dengeleri kökten sarsan olay ise Almanya’nın 1871 yılında siyasi birliğini tamamlayarak Avrupa’nın merkezinde güçlü bir imparatorluk olarak yükselmesiydi. Almanya’nın Fransa’yı Sedan Savaşı’nda yenilgiye uğratması ve Alsace-Lorraine bölgesini ilhak etmesi, Fransız dış politikasının temel amacının bu bölgeyi geri almak ve intikam almak üzerine kurulmasına yol açtı.
Alman Şansölyesi Otto von Bismarck, yeni kurulan Alman birliğinin güvenliğini korumak amacıyla barışçıl ve ittifaklara dayalı karmaşık bir dış politika izledi. Almanya’nın doğudan Rusya, batıdan ise Fransa’nın olası ortak saldırısına uğrama korkusu (iki cepheli savaş kabusu), Bismarck’ı Avusturya-Macaristan ve Rusya ile diplomatik bağlar kurmaya itti. Bu doğrultuda 1881 yılında imzalanan yazılı Üç İmparator Ligi antlaşması ile büyük monarşiler arasında geçici bir denge ve taraflar arası tarafsızlık mekanizması oluşturuldu.
Bismarck, Fransa’yı tamamen tecrit etmek ve yalnızlaştırmak amacıyla 1882 yılında İtalya’yı da yanına çekerek Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte Üçlü İttifak’ı kurdu. İtalya her ne kadar büyük güçler arasında ekonomik ve askeri olarak en zayıf halka olsa ve Tunus’un Fransa tarafından işgal edilmesi nedeniyle hayal kırıklığı yaşasa da, Akdeniz ve Avrupa dengesinde önemli bir unsur olarak bu blokta yer aldı. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya’nın Balkanlardaki çıkarlarının çatışması, bu ittifakların uzun vadeli yaşamasını imkânsız kılıyordu.
1888 yılında Alman tahtına II. Wilhelm’in geçmesiyle Alman dış politikasında radikal bir değişim yaşandı. Muhafazakâr Bismarck’ın aksine otoriter ve hırslı bir profil çizen II. Wilhelm, 'Weltpolitik' (dünya politikası) adı verilen küresel sömürgecilik ve denizlerde söz sahibi olma politikasını benimsedi. Rusya ile olan Güvence Anlaşması’nı yenilemeyen ve İngiltere ile deniz ticareti/donanma rekabetine giren Almanya, Bismarck’ın kurduğu hassas dengeleri altüst etti. Bu durum, Rusya'nın Fransa ile yakınlaşmasına ve 1894 yılında Rus-Fransız İttifakı'nın imzalanmasına zemin hazırladı.
Almanya’nın II. Wilhelm dönemiyle birlikte hızla donanmasını büyütmesi ve sömürge yarışına girmesi, denizlerdeki mutlak hakimiyeti elinde bulunduran İngiltere’yi ciddi şekilde tedirgin etti. Almanya'nın kıtada ve denizlerdeki bu saldırgan ve rekabetçi tutumu, İngiltere'nin uzun süredir uyguladığı 'mükemmel yalnızlık' politikasını terk ederek kıta devletleriyle ittifak arayışına girmesine neden oldu. Almanya ile yaptığı ittifak görüşmelerinden sonuç alamayan Londra yönetimi, Fransa ile olan sömürge anlaşmazlıklarını bir kenara bırakarak 1904 yılında 'Entente Cordiale' (Dostane İttifak) anlaşmasını imzaladı.
Diğer taraftan Rusya, 1904-1905 yıllarında Uzak Doğu’da yaptığı Rus-Japon Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğradı. Tsushima Muharebesi'nde donanmasının büyük kısmını kaybeden ve Mançurya ile Kore'deki iddialarından vazetmek zorunda kalan Rusya, Asya’daki genişleme politikasının önünün tıkanması üzerine yeniden Balkanlar'a ve Boğazlar'a odaklandı. Ancak Avusturya-Macaristan ile Balkanlarda yaşadığı rekabet, Rusya'yı Almanya ve müttefiklerine karşı tamamen yalnızlaştırdı.
Bu gelişmeler sonucunda, İngiltere ile Rusya arasında Asya’daki nüfuz alanlarını (İran ve Afganistan) düzenleyen 1907 Petersburg Antlaşması imzalandı. Böylece Fransa ile halihazırda müttefik olan Rusya, İngiltere ile de anlaşarak daha önce Fransa ve İngiltere arasında kurulan bağı tamamladı ve Üçlü İtilaf bloğu resmiyet kazandı. Artık Avrupa, kesin hatlarıyla Üçlü İttifak (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) ve Üçlü İtilaf (İngiltere, Fransa, Rusya) olarak iki büyük ve rakip kampa bölünmüş oldu.
Blokların netleşmesiyle birlikte Avrupa, 1905-1914 yılları arasında sürekli bir gerginlik ve kriz dönemi yaşadı. Bu dönemde ordulara ayrılan bütçeler katlanarak arttı, makineli tüfekler, zırhlı gemiler ve modern toplarla büyük bir silahlanma yarışı başladı. Fas krizleri ve Bosna-Hersek krizi gibi gelişmeler, büyük devletleri defalarca savaşın eşiğine getirdi. Balkanlar'ın 'barut fıçısı' haline gelmesi ve tarafların taviz vermez tutumları, 1914 yılında patlak verecek olan I. Dünya Savaşı'nın kaçınılmaz sonunu hazırladı.