Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
1815 Viyana Kongresi ile Avrupa’da çizilen sınırlar ve kurulan statüko, uzun yıllar boyunca İtalya ve Almanya’nın birleşmesi dışında büyük bir değişime uğramamıştır. Ancak 1871 yılından itibaren Avrupa’da başlayan kutuplaşma süreci, devletler arası güvensizlik ve sömürgecilik yarışıyla birleşerek 1914 yılında tüm dünyayı sarsacak olan I. Dünya Savaşı’na zemin hazırlamıştır. Savaşın temel nedenleri arasında Almanya’nın denizaşırı ve Orta Doğu’daki pazarlara açılma arzusu, Avusturya-Macaristan’ın çok uluslu yapısından kaynaklanan kırılgan etnik sorunları, Fransa’nın 1871'de kaybettiği zengin kömür havzası Alsace-Lorraine’i geri alma isteği yer almaktadır. Ayrıca Rusya ile İtalya’nın büyüme ve genişleme politikaları, İngiltere’nin Almanya’nın ekonomik ve askeri olarak güçlenmesinden duyduğu endişeler ve dönemin hakim unsuru olan silahlanma yarışları bu küresel felaketi kaçınılmaz kılmıştır.
Savaşı fiilen ateşleyen kıvılcım ise 28 Temmuz 1914 tarihinde Saraybosna’da yaşanmıştır. Avusturya-Macaristan tahtının veliahdı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi, bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip tarafından suikaste uğrayarak öldürülmüştür. Bu suikasttan Sırbistan devletini sorumlu tutan Avusturya-Macaristan, arkasında Alman desteğini hissederek Sırbistan’a savaş ilan etmiştir. Bu gelişme üzerine Rusya, Slav ırkından gelen Sırbistan’ı korumak amacıyla seferberlik ilan etmiş; Fransa ise müttefiki Rusya’yı desteklemek için savaşa dâhil olmuştur. Almanya’nın Fransa’ya saldırması ve İngiltere’nin, Almanya’nın kıta avrupasında tek güç olmasını engelleme stratejisi doğrultusunda Fransa’nın yanında yer almasıyla savaş küresel bir boyut kazanmıştır. Kısa süre içerisinde Osmanlı Devleti ve Bulgaristan’ın İttifak Devletleri safında katılımıyla savaş alanı Yakın ve Orta Doğu’ya kadar genişlemiştir.
Savaşın ilk yıllarında taraflar kitlesel ordularla cephelere koşmuştur. Almanya, iki cepheli savaş riskini bertaraf etmek amacıyla Alfred von Schlieffen tarafından hazırlanan stratejiyi uygulamaya koymuştur. Schlieffen Planı, Fransa’nın Belçika üzerinden ani bir darbeyle en kısa sürede katedilerek Paris’in düşürülmesini ve ardından hantal bir seferberlik yapısına sahip olan Rusya’ya dönülmesini öngörüyordu. Ancak Alman ordusu Paris yakınlarındaki Marne Nehri’nde Fransız direnişiyle karşılaşmış ve taraflar birbirine üstünlük kuramamıştır. Makineli tüfeklerin, dikenli tellerin ve ağır topların piyade taarruzlarını imkansız hale getirmesi, Batı cephesinde hareketli savaşı bitirmiş ve tarafların yıllarca sürecek kanlı siper savaşlarına kilitlenmesine neden olmuştur.
Batı cephesindeki bu tıkanıklığı aşmak ve siperleri yarmak amacıyla taraflar zehirli gazlar, kitlesel topçu bombardımanları gibi yıkıcı yöntemler denemiştir. 1916 yılında gerçekleşen ve I. Dünya Savaşı’nın en kanlı çatışmalarından biri olan Verdun Muharebesi'nde Almanlar ve Fransızlar yüz binlerce kayıp vermiştir. Verdun’un hemen ardından yapılan Somme Muharebesi'nde ise İngilizler savaş tarihinde ilk kez tankları (Mark 1) savaş alanına sürmüştür. Tüm bu teknolojik yeniliklere rağmen cephede kalıcı bir üstünlük sağlanamamış, savaş insanlık tarihindeki en büyük ekonomik ve demografik yıkımlardan birine dönüşmüştür.
Doğu cephesi, Batı cephesindeki statik siper savaşlarının aksine coğrafi şartların da etkisiyle çok daha hareketli bir seyir izlemiştir. Savaşın başında Rus ordusu Doğu Prusya’yı işgal etmek amacıyla taarruza geçmiştir. Ancak Alman doğu ordusunun komutanlığına getirilen deneyimli komutanlar Paul von Hindenburg ve Erich Ludendorff, Rus I. ve II. orduları arasındaki iletişimsizliği ustaca değerlendirmiştir. Ağustos 1914’te Tannenberg Muharebesi'nde Rus ordusu imha edilmiş, on binlerce asker hayatını kaybederken yüz binlerce asker esir düşmüştür. Bu büyük zafer Almanya açısından doğu cephesinde inisiyatifi ele geçirme ve moral üstünlük sağlama noktasında dönüm noktası olmuştur.
Rusya, kalabalık nüfusunu cepheye sürerek Alman ordularının teknolojik üstünlüğünü telafi etmeye çalışmışse de sanayi altyapısının yetersizliği, silah ve cephane kıtlığı, gıda sıkıntıları ve lojistik çöküş ülkeyi felakete sürüklemiştir. Milyonlarca askerin ölü, yaralı veya esir olarak kaybolması ordunun ve halkın moralini tamamen bitirmiş, ülkede büyük çaplı ayaklanmaların çıkmasına zemin hazırlamıştır. Savaş yorgunluğunun doğurduğu bu ekonomik ve sosyal buhran ortamında, Almanya tarafından mühürlü bir trenle İsviçre’den Petersburg’a gönderilen Vladimir Lenin ve Bolşevikler, 7 Kasım 1917 (Rus takvimine göre 25 Ekim) tarihinde gerçekleştirdikleri darbe ile iktidarı ele geçirmişlerdir.
Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte Rusya savaştan çekilme kararını hayata geçirmiştir. Yeni Sovyet yönetimi ile İttifak Devletleri arasında 3 Mart 1918 tarihinde Brest-Litovsk Antlaşması imzalanmıştır. Bu ağır antlaşmayla Rusya; Ukrayna, Belarus, Baltık ülkeleri (Litvanya, Letonya, Estonya) ve Finlandiya’nın bağımsızlığını tanımış, Osmanlı Devleti’ne ait olan Kars, Ardahan ve Batum’u geri vermiştir. Nüfusunun üçte birini, topraklarının büyük kısmını ve zengin maden yataklarını kaybeden Rusya savaştan resmen çekilmiş, ancak bu kez ülkeyi kasıp kavuracak olan kanlı bir iç savaş dönemi başlamıştır.
Rusya’nın savaştan çekilmesi İttifak Devletleri için başlangıçta bir rahatlama yaratsaഴും da, savaşın genel gidişatını radikal biçimde değiştiren başka gelişmeler yaşanmıştır. Almanya’nın ilan ettiği sınırsız denizaltı savaşı kapsamında Amerikan ticaret ve yolcu gemilerini batırması, ABD kamuoyunu ve yönetimini harekete geçirmiştir. Zaten ekonomik olarak İtilaf Devletleri’ni destekleyen ABD, 2 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilan etmiştir. Kısa sürede Avrupa’ya sevk edilen yaklaşık 2 milyon taze Amerikan askeri ve devasa maddi kaynaklar, savaşın dengelerini İtilaf Devletleri lehine kesin olarak çevirmiştir.
1918 yılının başlarında Almanya’nın gerçekleştirdiği son büyük taarruz olan Kaiserschlacht (Kaiser'in Savaşı) başarısızlıkla sonuçlanmış ve Alman ordusu tükenme noktasına gelmiştir. İngiliz deniz ablukası altındaki ekonominin çökmesi, askeri kayıpların artması ve müttefiklerin teker teker teslim olması Almanya’yı yalnız bırakmıştır. 29 Eylül 1918’de Bulgaristan, 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti ve 3 Kasım 1918’de Avusturya-Macaristan ateşkes imzalayarak savaştan çekilmiştir. Çaresiz kalan Almanya da 11 Kasım 1918’de teslim olduğunu ilan etmiş ve I. Dünya Savaşı İtilaf Devletleri’nin zaferiyle sona ermiştir.
Savaşın ardından yıkılan imparatorlukların enkazı üzerinde yeni bir dünya düzeni kurmak amacıyla 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı toplanmıştır. Konferansın tüm kararları, savaşın galip büyük üçlüsü olan ABD Başkanı Woodrow Wilson, Fransa Başbakanı Georges Clemenceau ve İngiltere Başbakanı Lloyd George tarafından şekillendirilmiştir. Wilson, ulusların kendi kaderini tayin etmesi (self-determination) ilkelerine ve uluslararası barışı koruyacak bir cemiyet kurulmasına odaklanırken; Fransa ve İngiltere’nin önceliği kendi güvenliklerini sağlamak, Almanya’yı cezalandırmak ve sömürgeleri paylaşmak olmuştur.
Yenilen devletlerle ayrı ayrı barış antlaşmaları imzalanmıştır. Almanya ile 28 Haziran 1919’da imzalanan Versailles Antlaşması, Alman tarihindeki en ağır ve aşağılayıcı metinlerden biri olmuştur. Antlaşmayla Almanya Alsace-Lorraine’i Fransa’ya bırakmış, kömür zengini Saar havzasının kontrolü Milletler Cemiyeti denetimine verilmiştir. Polonya’ya denize çıkış yolu (Danzig Koridoru) verilmiş, Almanya’nın Avusturya ile birleşmesi (Anschluss) kesin olarak yasaklanmıştır. Ayrıca Alman ordusu 100 bin askerle sınırlandırılmış, hava kuvvetleri ve denizaltı üretimi yasaklanmış, ülkeye ödeme gücünün çok üzerinde devasa bir savaş tazminatı yüklenmiştir.
Diğer mağlup devletlerle de St. German (Avusturya), Trianon (Macaristan) ve Neuilly (Bulgaristan) antlaşmaları imzalanmıştır. Bu antlaşmalar sonucunda Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları tarihe karışmış, Orta ve Doğu Avrupa’da sınırları etnik yapı dikkate alınmadan çizilen pek çok yeni küçük devlet kurulmuştur. Sınırlar içinde kalan azınlık sorunları, yenilen devletlerin maruz kaldığı ağır şartlar ve tazminatlar, bu ülkelerde revizyonist (mevcut düzeni değiştirmeyi amaçlayan) politikaların doğmasına yol açmış ve bu durum gelecekteki II. Dünya Savaşı’nın en büyük tohumunu atmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası barışı korumak ve devletler arası anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek amacıyla 10 Ocak 1920’de Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) resmen kurulmuştur. Fikri temelleri ABD Başkanı Wilson’un ilkelerine dayanan bu küresel örgüt, her ne kadar uluslararası iş birliğini artırmayı hedeflediyse de, kuruluş sözleşmesinin 22. maddesi gereği manda ve himaye sistemine yasal dayanak oluşturmuştur. Galip devletlerin sömürgecilik faaliyetlerini manda kisvesi altında sürdürmelerine zemin hazırlayan cemiyet, zamanla büyük devletlerin çıkarlarını koruyan zayıf bir yapıdan öteye geçememiştir.
1920’li yıllarda Avrupa’da barış ve istikrarı kalıcı kılmak amacıyla bazı önemli diplomatik girişimlerde bulunulmuştur. Bunlardan biri, 1 Aralık 1925 tarihinde imzalanan Locarno Antlaşması’dır. Almanya ile Fransa arasındaki güvensizliği gidermeyi amaçlayan bu antlaşma ile Almanya, batı sınırlarını (Alsace-Lorraine kaybını) resmen kabul etmiş ve bu sınırlarda kuvvete başvurmayacağını taahhüt etmiştir. Bu gelişmenin ardından Almanya Milletler Cemiyeti’ne üye olmuş ve uluslararası sisteme yeniden entegre edilmiştir. Ancak Almanya’nın doğu sınırlarını (Polonya ve Çekoslovakya ile olan sınırlarını) tanımaması, Locarno’nun kalıcı bir barış getirmekten uzak olduğunu göstermiştir.
Uluslararası alanda yumuşama rüzgarları estiren bir diğer girişim ise 27 Ağustos 1928’de imzalanan Kellogg Paktı’dır. Fransa ve ABD öncülüğünde başlatılan, Türkiye ve SSCB dahil dünyanın önde gelen tüm devletlerinin katıldığı bu pakt, ulusal politikanın bir aracı olarak savaşı kınamış ve tüm uluslararası sorunların barışçıl yollarla çözülmesini öngörmüştür. Ancak somut bir bağlayıcılığı ve askeri yaptırım gücü olmayan bu pakt, yükselen faşizm ve Nazi militarizmi karşısında tamamen etkisiz kalmıştır.
Savaş sonrası dönemde yaşanan ekonomik sıkıntılar, özellikle 1929 yılında ABD'de patlak veren ve Wall Street borsasının çöküşüyle sonuçlanan Büyük Buhran ile zirveye çıkmıştır. Küresel ticaretin durma noktasına gelmesi, işsizliğin milyonlara ulaşması ve fabrikaların kapanması tüm dünyayı sarsmıştır. Avrupa'da parlamenter sistemlerin zayıflamasına ve demokratik rejimlerin çökmesine yol açan bu ekonomik kriz, Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerde aşırı milliyetçi, militarist ve totaliter rejimlerin iktidara gelmesinin önünü açmıştır.
I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkmasına rağmen masada istediklerini alamayan ve 'tatmin edilmemiş güç' olarak kalan İtalya, savaş sonrasında büyük bir ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlıkla sarsılmıştır. Yüksek işsizlik oranları, asayiş sorunları ve zayıf liberal hükümetlerin ülkeyi yönetememesi, Benito Mussolini liderliğindeki Faşist Parti’nin hızla yükselmesine zemin hazırlamıştır. Latince 'bağ çubuk' anlamına gelen 'fascia' kelimesinden türetilen faşizm, dağınık İtalyan toplumunu otoriter bir devlet çatısı altında birleştirmeyi vadetmiştir.
Ekim 1922’de Benito Mussolini, arkasına aldığı 40 bin kara gömlekli milisle birlikte Napoli’den Roma’ya yürüyüş düzenlemiştir. Hükümetin zaafından yararlanan Kral III. Emmanuele, Mussolini’yi başbakanlığa atamış ve böylece Mussolini Avrupa’da iktidara gelen ilk faşist diktatör olmuştur. İktidara geldikten sonra basın üzerindeki baskıyı artıran, muhalefeti sindiren ve Katolik Kilisesi ile anlaşan Mussolini, Roma İmparatorluğu’nu yeniden kurma idealiyle 'Mare Nostrum' (Bizim Deniz) olarak adlandırdığı Akdeniz’de yayılmacı bir politika izlemiştir. Arnavutluk’u koruyuculuğu altına alan ve Habeşistan’ı işgal eden İtalya, kısa sürede komşularıyla bağlarını koparmıştır.
Almanya cephesinde ise Versailles Antlaşması’nın getirdiği ağır ekonomik yük, toprak kayıpları ve gurur kırıcı kısıtlamalar Alman toplumunda derin bir travma yaratmıştır. 1920’lerde kontrolden çıkan hiperenflasyon (1 doların trilyonlarca marka ulaştığı dönem) halkı yoksullaştırmıştır. Bu hoşnutsuzluk ortamında 1920 yılında Adolf Hitler liderliğinde kurulan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi) hızla güç kazanmıştır. 1923’teki başarısız Birahane Darbesi girişiminden sonra hapse giren Hitler, hapishanede kaleme aldığı 'Kavgam' (Mein Kampf) kitabında Almanların ihanete uğradığını savunmuş ve ırkçı-milliyetçi fikirlerini yaymıştır.
1929 Büyük Buhranı'nın yarattığı ekonomik yıkım, Nazi Partisi'nin oy oranlarını patlatmış; 1932 seçimlerinde birinci parti olan Naziler, 1933 yılında Adolf Hitler’in Şansölye (Başbakan) olmasıyla iktidarı ele geçirmiştir. Hitler, iktidara gelir gelmez demokratik kurumları lağvetmiş, SS ve Gestapo gibi korkunç gizli teşkilatlarla toplumu denetim altına almış ve Alman ekonomisini tamamen savaş ekonomisine dönüştürmüştür. Friedrich Ratzel’in ortaya attığı ve Charles Darwin’in evrim teorisiyle harmanlanan 'Lebensraum' (Yaşam Alanı) doktrinini benimseyen Hitler, Doğu Avrupa’daki Almanları tek bayrak altında birleştirmek ve yeni sömürgeler elde etmek için agresif bir dış politika izlemeye başlamıştır.
Hitler'in Almanya’da iktidara gelmesinden sonraki en acil hedefi, Versailles Antlaşması’nın askeri kısıtlamalarını ortadan kaldırmak ve ülkeyi hızla silahlandırmaktır. Milletler Cemiyeti’nin silahlanma kısıtlamalarını kaldırma taleplerini reddetmesi üzerine Almanya, 1933 yılında Silahsızlanma Konferansı’ndan ve Milletler Cemiyeti’nden çekilmiştir. 16 Mart 1935’te Versailles Antlaşması’nın askeri sınırlamalarını tanımadığını ilan eden Hitler, zorunlu askerliği geri getirmiş, Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) ve denizaltı filosunu devasa boyutlarda büyütmüştür. Savunma harcamalarını katlayarak artıran Almanya, 7 Mart 1936’da askerden arındırılmış Renenya bölgesine birliklerini göndererek Versailles’ı açıkça çiğnemiştir.
Almanya'nın bu saldırgan hamleleri karşısında İngiltere ve Fransa, yeni bir dünya savaşını göze alamadıkları için 'yatıştırma' (appeasement) politikası izlemişlerdir. Bu durum Hitler’in cesaretini daha da artırmıştır. Ekim 1936’da İtalya ile Almanya arasında 'Mihver' (Eksen) ittifakı kurulmuş, kısa süre sonra bu bloka Uzak Doğu’da Çin ve Kore’yi işgal eden militarist Japonya da katılmıştır. Böylece ilerleyen süreçte tüm dünyayı ateşe atacak olan Almanya-İtalya-Japonya bloğu şekillenmiştir. Ekonomik krizlerle boğuşan Fransa ve askeri yatırımlarda geride kalan İngiltere, bu faşist blokun hamleleri karşısında uzun süre etkili bir direniş gösterememiştir.
Hitler’in yayılmacı politikası ilk somut toprak ilhaklarını beraberinde getirmiştir. 1938 yılında Alman askerleri Avusturya’ya girmiş ve 'Anschluss' gerçekleşerek Avusturya kan dökülmeden Almanya ile birleştirilmiştir. Bu birleşme Almanya’ya demir madenleri, petrol alanları ve zengin döviz rezervleri kazandırmıştır. Avusturya’nın ardından sıra Çekoslovakya’da yaşayan üç milyon Alman azınlığın bulunduğu Südet bölgesine gelmiştir. İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain’in araya girmesiyle imzalanan 1938 Münih Antlaşması ile Südet bölgesi Almanya’ya verilmiş, ancak bu yatıştırma politikası Hitler’i durdurmaya yetmemiştir.
Mart 1939’da Hitler verdiği sözleri çiğneyerek Çekoslovakya’nın başkenti Prag’ı işgal etmiş ve Çekoslovakya devletini ortadan kaldırmıştır. Litvanya’dan Memel limanını alan Hitler, son olarak Polonya koridorunu ve Danzig’i talep etmiştir. 23 Ağustos 1939’da tüm dünyayı şaşkına çeviren bir hamleyle düşmanı olan SSCB ile Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Paktı’nı imzalayan Almanya, arkasını sağlama aldıktan sonra 1 Eylül 1939’da Danzig’i bombalayarak Polonya’yı işgal etmiştir. Polonya’nın işgali üzerine uzun süredir yatıştırma politikası izleyen İngiltere ve Fransa nihayet Almanya’ya savaş açmış, böylece insanlık tarihinin gördüğü en yıkıcı ve kanlı çatışma olan II. Dünya Savaşı resmen başlamıştır.