Pazarlama tekniklerinin kâr amacı gütmeyen organizasyonlarda ve siyasal alanda kullanılmaya başlanması 1970'li yıllara denk gelmektedir. Bu dönemde çok disiplinli çalışmalarla seçmen odaklılık ve sürekli kampanya kavramları literatüre girmiştir.
Apsler ve Sears (1968) tarafından yapılan çalışma, bireylerin ilgilenim düzeyleri ile davranış değişikliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek, ilerleyen yıllarda seçmenlerin siyasal ilgilenim düzeylerinin oy verme davranışına etkisini araştıran çalışmalara teorik temel oluşturmuştur.
Siyasal pazarda seçmenleri sadece demografik özelliklerine veya sağ-sol gibi klasik siyasal görüşlerine göre değil, yaşam tarzı ve değerleri kapsayan psikografik temellere göre bölümlendirmeyi öneren ilk akademik araştırma Ahmed ve Jackson (1979) tarafından yapılmıştır.
Graber (1976) tarafından yapılan araştırmada, seçim kampanyalarında televizyonun basılı medya araçlarına kıyasla seçmen algısı ve kararları üzerinde çok daha yüksek bir etkiye ve ikna gücüne sahip olduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur.
Reid ve Soley (1983) tarafından gerçekleştirilen çalışma, siyasal partilerin tutundurma ve kampanya bütçelerinin büyüklüğü ile seçimlerde elde ettikleri oy oranları ve başarı düzeyleri arasındaki doğrudan ilişkiyi analiz etmiştir.
Gelb ve Sorescu (2000), geleneksel yaklaşımların aksine ters yönlü bir analiz yaparak, tüketicilerin günlük ticari ürün ve hizmet satın alma kararlarında kendi siyasal eğilimlerinin ve dünya görüşlerinin ne derece etkili olduğunu araştırmıştır.
Henneberg (2006) tarafından yapılan çalışma, stratejik planlama modellerinin siyasal pazarlama süreçlerine uygulanmasının partilere sağladığı rekabet avantajlarını ve seçmen beklentilerini karşılamadaki rolünü ortaya koymuştur.