Endüsri toplumunun yükselişi, birinci bölümde de vurgulandığı şekilde beraberinde
“merkezileşme”yi ve “yoğunlaşma”yı getirmiştir. Böylece daha önce görülmemiş türde büyük
kentler, dev ölçülerde üretimde bulunan fabrikalar ve bu fabrikalarda benzer amaçlara ve
özelliklere sahip binlerce işçi ortaya çıkmıştır. Bu sayıları sürekli artan ve son derece kötü
şartlar altında yaşayan yeni sosyal güçler bir sınıf bilinci etrafında kenetlenerek, uzun süren
mücadelelerden sonra kendi örgütlerini kurmuşlardır. Endüstrileşmenin ilk yıllarındaki
koşullar da kitle örgütleri için oldukça uygun bir ortam hazırlamıştır. Nitekim endüstri
toplumunda yaşanan temel değişmelerin neticesinde bugün sendikalar krize girmişler ve işçi
sınıfı kendi arasında daha önce sahip olduğu dayanışmayı kaybetmeye başlamıştır. Lash ve
Urry gibi bazı yazarlar ise, bu sorunu kapitalizmin örgütsüzleşmesi ile açıklamaktadırlar.
Liberal, organize ve disorganize şeklinde kapitalizmi üçlü bir ayrıma tabi tutan yazarlar, en
önemli sorunun burada organize ve disorganize kapitalizm arasında olduğunu belirtmekteler.
Örgütsüz kapitalizm ise 60'lardan sonraki batı toplumlarının bir karakteristiğidir. Bunda
dünya piyasalarının gelişimi, beyaz yakalıların artışı, imalatın gerilemesi, fabrikaların
boyutlarındaki gerileme, siyasal partilerin sınıfsal karakterinin gerilemesi, yeni sosyal
hareketler, toplu pazarlığın öneminin ve etkinliğinin gerilemesi gibi çok sayıda faktör rol
oynamıştır. Özelliklede, “sınıf politikasının" gerilemesinden etkilenmiştir. Çünkü Lash ve
Urry'e göre, sendikalaşabilir işçilerin sürekli azalmaları, bugün sermaye karşısında pazarlık
edecek bir sınıfın varlığında ve işçi sınıfının kolektif kimliğinde gerilemelere yol açmaktadır.
Çünkü artık sendikaların en önemli kaynağını oluşturacak mavi yakalı işçiler sadece istihdam
güvenceleri açısından değil aynı zamanda sayı olarak da gerileme sürecine girmişlerdir.
Enformasyon/bilgi toplumuna geçişin yaygınlık kazanmasıyla birlikte eğer sendikalar yeni
tabanlara dayanamadığı müddetçe üyelerinin daha çok kaybedilmesi tehlikesiyle karşı karşıya
kalacaklardır. Özellikle yeterince iyi eğitim alamamış, Gorz'un "endüstri-sonrası yeni
proleterya" dediği vasıfsız işçiler ise örgütlü sanayi işlerindeki gerilemeye paralel olarak,
örneğin, yaz ayında postacılık, sonbaharda meyve toplayıcılığı, aralıkta tezgâhtarlık,
ilkbaharda ise niteliksiz işçilik yapmaya başlamışlardır. Onlar için kesin olan şey kendilerini
ne işçi sınıfına ne de herhangi bir başka sınıfa ait hissetmeleridir. Dolayısıyla hiçbir zaman
düzenli iş yapmayan bu işçiyi artık işle ya da üretim sürecindeki yeriyle tanımlamak imkânsız
hâle gelmiştir. Bu da doğal olarak yüksek vasıflı bilgi işçilerinin yanında vasıf düzeyi ve
pazarlık düzeyi oldukça düşük işçilerin de kitle üretiminin çözülüşüne paralel olarak kitle
örgütlerinden kopuşuna yol açmıştır. Post-endüstriyel dönüşüm sürecinde yapısal
değişmelerin iş gücünün homojenliğini ve bir sınıfa aidiyet duygusunu zayıflatması, buna
karşılık sayıları artmakta olan bilgi işçisi dediğimiz yeni işçinin ise sahip olduğu yüksek
vasıflar dolayısıyla bireysel pazarlık gücünün ve bireyselliğinin artışı, mobilitesinin yüksek
oluşu iddiası, sendikaları tehdit eden sosyolojik faktörlerin başında gelmektedir.
Sendikalar mevcut tehditler ile başa çıkabilmek için yeni strateji arayışına girmişlerdir.
