Klasik teorilerin aksine, insanların ağır fiziksel ve ruhsal zorlanmalara maruz kaldığı İkinci Dünya Savaşı süresince, savaş bitkinliği gibi geçici tepkiler dışında toplum genelinde davranış bozukluklarında kalıcı bir artış gözlenmemiştir.
İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda toplumlar refah düzeyine ulaşıp bedensel ihtiyaçlar karşılandıkça, şaşırtıcı bir şekilde varoluş bunalımı, bıkkınlık ve emeklilik nevrozu gibi yeni nesil anlamsızlık temelli ruhsal sorunlar patlama yapmıştır.
994-1064 yılları arasında yaşamış olan Endülüslü düşünür Ali İbni Hazım, insanın temel güdüsünün belirsizliğin yarattığı kaygıdan (anksiyeteden) kaçmak olduğunu savunmuştur. Karl Meninger da bu görüşü paylaşarak kendi sistem kuramına entegre etmiştir.
Alvin Toffler tarafından 1970 yılında ortaya atılan bu kavram, aşırı hızlı teknolojik ve toplumsal değişimlere ayak uyduramayan bireylerde anksiyete, yabancılaşma ve mantık dışı ani şiddet eğilimlerinin baş gösterdiğini deneysel olarak açıklamaktadır.
Heath 1965 yılında uyum kavramını, bireyin bir yandan kendi benlik yapısının bütünlüğünü korurken, diğer yandan değişen çevresel koşullarla esnek ve başarılı bir biçimde baş edebilmesi süreci olarak tanımlamıştır.
Lipowski, modern toplumlarda zihne ulaşan bilgi ve uyaran sayısının aşırı fazla olmasının, insan organizmasında filtreleme mekanizmalarını bozarak çok ciddi uyum sorunlarına ve psikolojik çökmelere yol açtığını klinik olarak kanıtlamıştır.
Luby ve çalışma arkadaşları, şizofren hastalarının dış dünyadan tamamen koparak içe kapanmalarının aslında bir patolojiden ziyade, alıcı kanallarının yetersizliği nedeniyle maruz kaldıkları aşırı bilgi yüklemesinden korunma çabası olduğunu göstermiştir.
18. yüzyılda psikiyatrinin bağımsız bir uzmanlık dalı olarak doğmasıyla, 'hayat, özgürlük ve mutluluk herkesin hakkıdır' sloganı gelişmiş; zihinsel engelli ve ruhsal hastaların zincirlerden kurtarılarak tıbbi kurumlarda insani bakım alması tartışmaya açılmıştır.
Uzun yol kamyon şoförleri üzerinde yapılan araştırmalar, saatlerce tek başına ve tekdüze bir çevrede yolculuk yapmanın, uyaran eksikliği nedeniyle soyutlanma sendromunu tetiklediğini ve geçici halüsinasyonlara yol açtığını ortaya koymuştur.