Türk Dış Politikası’nda (1938-2002) Dönemi. Türkiye, 1930'ların sonunda İtalya'nın Akdeniz'deki yayılmacı emellerinden ve Arnavutluk'u işgal etmesinden derin endişe duymuştur. Bu tehdit karşısında Türkiye, güvenliğini sağlamak adına Batı Bloku'na yakınlaşma stratejisi izlemiştir. İngiltere'nin tek taraflı güvence verme teklifini egemenlik hakları gereği reddeden Ankara, karşılıklı yükümlülüklere dayalı bir ittifak modelini savunmuştur. 19 Ekim 1939'da İngiltere ve Fransa ile imzalanan 'Üçlü İttifak' (Karşılıklı Yardım Antlaşması), Türkiye'nin savaş içindeki hukuki statüsünü 'savaş dışı müttefik' olarak belirlemiştir. Antlaşmanın en kritik noktası, savaşın Akdeniz'e yayılması durumunda Türkiye'nin yardım yükümlülüğüdür. Ancak Türkiye, SSCB ile karşı karşıya gelmemek için antlaşmaya 'iki numaralı protokolü' ekleterek kendisini Sovyet uyuşmazlıklarından muaf tutmuştur. Savaşın ilk yıllarında Almanya ve SSCB arasındaki saldırmazlık paktı Türkiye'nin işini kolaylaştırsa da, 1941'de Almanya'nın SSCB'ye saldırması dengeleri değiştirmiştir. Türkiye, hem Mihver hem de Müttefik devletlerin yoğun baskılarına rağmen, ordusunun teknolojik yetersizliğini ve ekonomik zayıflığını gerekçe göstererek fiilen savaşın dışında kalmayı başarmıştır. Savaşın sonlarına doğru SSCB, Türkiye üzerindeki baskısını artırmıştır. Mart 1945'te Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması'nı yenilemeyeceklerini bildirmiştir. Ardından gelen talepler; Doğu Anadolu'da (Kars ve Ardahan) sınır değişikliği, Boğazlarda ortak savunma üsleri ve Montrö Sözleşmesi'nin revizyonunu kapsamaktaydı. Türkiye bu talepleri egemenliğine saldırı olarak görerek kesin bir dille reddetmiştir. Bu süreçte yaşanan yalnızlık hissi, Türkiye'yi ABD ve İngiltere'ye daha fazla yaklaştırmıştır. Başlangıçta Batılı devletler Boğazlar konusunda Sovyetlere yakın dursa da, Soğuk Savaş'ın ilk sinyalleriyle birlikte Türkiye'nin stratejik önemi anlaşılmış ve ABD desteği somutlaşmaya başlamıştır. 1947 yılında ilan edilen Truman Doktrini, Türkiye'nin ABD'ye askeri bağımlılığının başlangıcı kabul edilir. Bu doktrinle komünizm tehdidine karşı askeri yardım sağlanmış, ardından gelen Marshall Planı ile de ekonomik kalkınma hedeflenmiştir. Bu adımlar, Türkiye'nin dış politikasındaki 'Batıcılık' ilkesinin ve liberal dünya ile bütünleşme arzusunun bir sonucudur. Türkiye'nin Batı Bloku'na eklemlenme sürecindeki en önemli başarısı 18 Şubat 1952'de gerçekleşen NATO üyeliğidir. Demokrat Parti hükümeti, üyeliği hızlandırmak amacıyla TBMM onayı olmadan Kore Savaşı'na asker gönderme kararı almıştır. NATO üyeliği ile Türk ordusu Amerikan standartlarına göre modernize edilmiş ve ülke genelinde NATO/ABD üsleri kurulmuştur. 1950'li yıllarda Türkiye, Orta Doğu'da adeta 'ABD'nin bölge temsilcisi' gibi hareket etmiştir. Bağdat Paktı'nın kurulmasına öncülük edilmesi ve Eisenhower Doktrini'nin desteklenmesi, Mısır ve Suriye gibi Arap milliyetçisi ülkelerle ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Bu dönemde Türkiye, bölge sorunlarına tamamen Batı Bloku gözlüğüyle bakmış, denge politikasını terk etmiştir. Kıbrıs meselesi de bu dönemde gündeme gelmiştir. Başlangıçta 'Kıbrıs sorunumuz yoktur' diyen Türkiye, Ada'daki Rumların 'Enosis' (Yunanistan ile birleşme) faaliyetleri ve Türklere yönelik saldırıları üzerine 'Taksim' tezini savunmaya başlamıştır. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş, Türkiye 'garantör devlet' statüsü kazanmıştır. 1960'lı yıllarda iki olay Türk dış politikasında kırılma yaratmıştır: 1962 Küba Füze Krizi ve 1964 Johnson Mektubu. Küba Krizi'nde ABD'nin Türkiye'deki Jüpiter füzelerini Türkiye'ye danışmadan sökmeyi kabul etmesi, müttefiklik ilişkisine dair ilk ciddi şüpheleri doğurmuştur. 1964'te ise Başkan Johnson'ın kaba bir dille yazdığı mektup, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini engellemiş ve NATO güvencesini sorgulatmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye 'Çok Yönlü Dış Politika' arayışına girmiştir. SSCB ile ekonomik ilişkiler geliştirilmiş; İskenderun Demir-Çelik ve Seydişehir Alüminyum tesisleri Sovyet yardımıyla kurulmuştur. Ayrıca 1970'lerde yaşanan 'Haşhaş Sorunu' ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD'nin uyguladığı silah ambargosu, Türkiye'nin dış ilişkilerini çeşitlendirme zorunluluğunu pekiştirmiştir. 1974 harekâtı sonrası Türkiye, Kıbrıs'ta fiili bir durum yaratarak Türk varlığını koruma altına almıştır. Ancak bu durum uluslararası alanda yalnızlaşmaya ve ambargolara yol açmıştır. 1978'de ambargonun kalkması ve 1979 İran Devrimi gibi bölgesel değişimler, Türkiye'nin stratejik önemini tekrar artırmış ve ABD ile ilişkilerde 'yeniden ısınma' dönemini başlatmıştır. 1991'de SSCB'nin dağılmasıyla iki kutuplu dünya düzeni sona ermiştir. Türkiye için bu dönem, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'da yeni fırsat alanları doğurmuştur. 'Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Türk Dünyası' söylemiyle Türk Cumhuriyetlerine yönelik açılımlar yapılmış; KEİB gibi bölgesel iş birliği örgütleri kurulmuştur. 1990'lı yıllarda terörle mücadele, dış politikanın en önemli belirleyicisi olmuştur. Özellikle Suriye'nin terör örgütüne desteği, 1998'de askeri baskı ile sonlandırılmıştır. Aynı dönemde Irak'ın kuzeyindeki otorite boşluğu ve 'Çekiç Güç'ün faaliyetleri iç siyasette tartışma konusu olmuştur. İsrail ile askeri iş birliği ise bu dönemde Suriye'ye karşı bir denge unsuru olarak öne çıkmıştır. Avrupa Birliği ile ilişkiler 1996 Gümrük Birliği ve 1999 Helsinki Zirvesi ile yeni bir boyuta taşınmıştır. Helsinki'de Türkiye'ye 'aday ülke' statüsü verilmesi, 2000'li yılların temel gündemini oluşturacak olan AB reform sürecini başlatmıştır. Dönem sonunda Türkiye, dış politika önceliklerini AB eksenine kaydırarak yeni bir yüzyıla girmiştir.