Sesli Özet
← Ünite 8

Ünite 8: Kararların Uygulanması — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Metni oku

İdari yargı mercileri (Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri) tarafından verilen iptal kararları ile yürütmenin durdurulması kararları kendiliğinden hukuki ve fiili sonuç doğurmazlar. İdari işlemin iptal edilmesi veya yürütülmesinin durdurulması halinde idarenin mahkeme kararının gereklerine uygun olarak derhal yeni bir işlem tesis etmesi veya eylemde bulunması yasal bir zorunluluktur. Bu durum İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun (İYUK) 28. maddesinin 1. fıkrasında açıkça düzenlenmiş olup, idareye kararın kendisine tebliğinden itibaren en geç otuz günlük bir azami süre tanınmıştır. Konusu belirli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren tam yargı davalarında hükmedilen tazminat miktarları ile her türlü davada hükmedilen vekillik ücreti ve yargılama giderleri için farklı bir ödeme usulü öngörülmüştür. Davacı veya vekili, banka hesap numarasını davalı idareye yazılı olarak bildirir; idare de tebliğ ve bildirim tarihinden itibaren otuz gün içinde bu tutarı hesaba yatırmakla yükümlüdür. Bu süre içerisinde ödeme yapılmaması durumunda, alacaklı taraf genel hükümler (İcra ve İflas Kanunu) dairesinde icra takibi başlatarak infaz sürecini işletebilir. Mahkeme kararının tebliğ tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun'un 48. maddesine göre belirlenen tecil faizi oranında faiz hesaplanarak ödenir. Ancak kanun koyucu, davacının banka hesap numarasını bildirmekte gecikmesi halinde idareyi haksız faiz yükünden korumak amacıyla özel bir düzenleme yapmıştır: Mahkeme kararının davacıya tebliği ile banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih arasında geçen süre için faiz işletilmez. İdari yargı mercilerinin kararlarına karşı istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurulmuş olması, kural olarak bu kararların uygulanmasını durdurmaz ve engellemez. Mahkeme kararı tebliğ edildiği andan itibaren idare otuz gün içinde kararın icaplarını yerine getirmek mecburiyetindedir. Kanun yollarına başvuru süreci sadece üst mahkemenin ayrıca bir yürütmeyi durdurma kararı vermesi halinde kararın uygulanmasını askıya alabilir. İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinde zaman içerisinde idari yargı kararlarının uygulanmasını geciktiren, esneten veya etkisiz kılan çeşitli kanuni değişiklikler yapılmış; ancak bu düzenlemeler Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından anayasal ilkelere aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Kanun koyucunun idareye veya kamu görevlilerine yargı kararlarını uygulamama veya uygulamasını iki yıla kadar erteleme yetkisi tanıyan kuralları, hukuk devleti ve mahkemeye erişim hakkı bağlamında engellenmiştir. 6552 sayılı Kanun ile İYUK 28. maddeye eklenen ve üst düzey kamu görevlileri (daire başkanı ve üstü, kolluk teşkilatı kadroları) hakkında verilen atama, görevden alma ve yer değiştirme kararlarının kazanılmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya atanmak suretiyle 'iki yıl içinde' yerine getirilebileceğini ve bu kararları yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında 'ceza soruşturması ve kovuşturması yapılamayacağını' öngören kurallar, AYM'nin 02.10.2014 tarihli kararı (E. 2014/149, K. 2014/151) ile iptal edilmiştir. Yüksek Mahkeme, yargı kararlarının uygulanmasını iki yıla yaymanın ve uygulamayan kamu görevlisine ceza zırhı getirmenin Anayasa'nın 2. (hukuk devleti), 36. (hak arama hürriyeti ve adil yargılanma) ve 138. (mahkeme kararlarının bağlayıcılığı) maddelerine açıkça aykırı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca 6526 sayılı Kanun ile getirilen, memurların atama ve görevden alma işlemlerine ilişkin iptal kararlarında kadro boş ise eski kadroya, dolu ise kazanılmış hak derecesine uygun başka bir kadroya atanmayı öngören düzenleme AYM'nin 25.11.2015 tarihli kararıyla; haciz veya ihtiyati haciz uygulamalarına ilişkin davalarda verilen kararların ancak 'kesinleşmesinden sonra' uygulanabileceğini öngören fıkra cümlesi ise AYM'nin 10.07.2013 tarihli kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi tüm bu kararlarında, mahkeme kararlarının geciktirilmeksizin ve aynen uygulanmasının kesin hükme saygı ve mahkemeye erişim hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamıştır. Anayasa'nın 138. maddesinin 4. fıkrası uyarınca; yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Bir idari işlemin hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla saptanmışsa, devletin görevi bu aykırılığı tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırmaktır; kararı etkisiz kılan düzenlemeler hak arama özgürlüğünü ve devlete olan güveni temelden sarsar. İptal davalarında verilen kararlar, dava konusu idari işlemi tesis edildiği ilk andan itibaren (ex tunc) sakatlayarak ortadan kaldırır. İptal kararının en temel iki hukuki etkisi bulunmaktadır: Birincisi, dava konusu işlem ve ona bağlı olarak tesis edilmiş tüm alt işlemler yapıldıkları tarihten itibaren hükümsüz hale gelir; ikincisi ise işlemin tesisinden önceki hukuki durum kendiliğinden geri gelir ve hukuk düzeni hiç bozulmamışçasına eski haline döndürülür (Danıştay İDDK, E. 1993/247). Bununla birlikte iptal kararları hukuki alemi kendiliğinden değiştiremediği için idarenin geçmişe etkili işlemler yapması icap eder. Örneğin görevine haksız olarak son verilen bir memurun iptal kararı üzerine göreve iadesi sağlanırken, geçen süreye ilişkin ödenmeyen maaşları, özlük hakları ve parasal hakları geçmişe dönük olarak kendisine ödenir. Ancak iptal edilen işleme dayanarak üçüncü kişilerin elde ettiği hakların geri alınması somut olayın özelliğine ve hakkaniyet ilkelerine göre değerlendirilir; her durumda mutlak geçmişe etkililik uygulanmayabilir. Düzenleyici işlemlerin (tüzük, yönetmelik, imar planı vb.) iptali halinde iptal edilen düzenlemeden önceki eski düzenlemenin kendiliğinden yürürlüğe girip girmeyeceği yargı kararlarında tartışılmıştır. Danıştay 1. Dairesi (E. 1995/203) ve Danıştay 6. Dairesi (E. 1999/539) kararlarında, bir imar planı veya düzenleyici işlem iptal edildiğinde önceki plan veya kuralın kendiliğinden yürürlük kazanmayacağı kabul edilmiştir. Yargının eski kuralı kendiliğinden yürürlüğe sokması, idarenin yerine geçerek işlem tesis etmesi anlamına geleceğinden, idare iptal kararındaki direktifler doğrultusunda derhal yeni bir düzenleyici işlem tesis etmekle yükümlüdür. Düzenleyici işlemler bakımından göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus 'kazanılmış hakların' korunmasıdır. Bir düzenleyici işlem yürürlükte kaldığı süre boyunca uygulanır ve bireyler bu düzenlemeye dayanarak bireysel işlemlerle çeşitli haklar elde ederler. Düzenleyici işlem yargı kararıyla iptal edildiğinde, bu işleme dayanılarak geçmişte yapılmış olan tüm bireysel uygulama işlemlerinin geçmişe dönük geri alınması kazanılmış hak ihlali yaratır. Hukuk devleti ilkesi kazanılmış hakların korunmasını emrettiğinden, düzenleyici işlemin iptali gerekçe gösterilerek iyiniyetli kişilerin kazanılmış hakları ortadan kaldırılamaz. Tam yargı davaları sonucunda idare aleyhine hükmedilen tazminat miktarlarının tahsili, genel hükümler olan İcra ve İflas Kanunu (İİK) kurallarına göre icra daireleri aracılığıyla gerçekleştirilir. Ancak uygulamada alacaklı bireylerin idareden alacaklarını tahsil etmesi son derece güçtür. Çünkü İcra ve İflas Kanunu'nun iflasa ilişkin hükümleri Devlete ve kamu tüzel kişilerine uygulanmadığı gibi, İİK m. 82/1 uyarınca 'Devlet malları ile özel kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar' haczedilemez. Devlet mallarının haczedilemezliği kuralı, kamu hizmetlerinin kesintisiz devam etmesi ve kamu yararının korunması gerekçesine dayanır. Nitekim Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü aleyhine açılan bir bedel artırımı davasında, ilamın icraya konulmasının üzerinden üç yıl geçmesine rağmen idarenin malları haczedilemediği için alacağın tahsil edilememesi üzerine konu Anayasa Mahkemesi'ne taşınmıştır. AYM (E. 1992/13), Devletin borcunu ödemeyeceğinin düşünülemeyeceğini, 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanunu'nun 59. maddesinde 'ödenek bulunmadığı takdirde ihtiyat faslından, orada da yoksa beklenmeyen giderler (maarifi gayrı melhuze) faslından ödeme yapılacağının' öngörüldüğünü belirterek haczedilmezlik kuralını Anayasa'ya aykırı bulmamıştır. Özel malları haczedilebilen belediyeler gibi kamu tüzel kişileri ise borçlarını ödememek veya icra takibini boşa çıkarmak amacıyla özel malları hakkında 'kamu hizmetine tahsis' kararları alarak haczi engellemeye çalışmaktadırlar. İdari yargı mercileri, idarelerin bu tür muvazaalı tahsis kararlarını ve taktiğini etkisiz kılsa da bu durum alacağın tahsil edilme süresini aşırı derecede uzatmakta ve bireylerin mağduriyetine yol açmaktadır. İYUK'un 28. maddesinde belirtilen 'otuz günlük süre', mahkeme kararının icaplarına göre işlem veya eylem yapılması için idareye tanınmış azami (en çok) süredir. Uyuşmazlığın niteliği ve somut olayın aciliyeti kararın daha kısa sürede uygulanmasını gerektiriyorsa, idare otuz günlük azami sürenin arkasına sığınarak işlemi geciktiremez. Örneğin yurt dışındaki bir toplantıya katılması engellenen ve yurt dışı çıkış yasağının iptali için dava açıp yürütmeyi durdurma kararı alan bir kişinin durumu, toplantı tarihinden önce kararın uygulanmasını zorunlu kılar; idare otuz gün sürem var diyerek kararı toplantı sonrasına bırakamaz. Bazı durumlarda iptal edilen idari işlemi tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırıp eski hukuki durumu aynen tesis etmek 'maddi' veya 'hukuki' imkânsızlıklar nedeniyle mümkün olmayabilir. Maddi imkânsızlık, fiili durumun geri döndürülememesidir. Örneğin hukuka aykırı olarak yıkılan bir tarihi binanın iptal kararı sonrasında eski haliyle aynen geri getirilmesi fiilen imkânsızdır. Danıştay Dava Daireleri Kurulu (E. 1975/383) kararlarında, İYUK m. 28/3'ün idareye karara uymama serbestisi vermediğini, aksine maddi veya hukuki imkânsızlık hallerinde dahi ilgilinin hukukunu koruyarak tazminat ödenmesini sağlamak amacıyla vazedildiğini vurgulamıştır. Hukuki imkânsızlık ise yargı kararı doğrultusunda işlem yapmanın mevzuat gereği imkânsız hale gelmesidir. Örneğin yaş haddini doldurmuş bir kamu görevlisinin göreve son verme işlemi iptal edilse dahi kanunen tekrar memuriyete atanması hukuken imkânsızdır. Benzer şekilde Danıştay 5. Dairesi'nin kararına konu olan olayda (E. 1996/503), Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir yüksekokulda öğretmenken görevden uzaklaştırılan ve açtığı davada iptal kararı alan kişinin kurumu, yargılama sürecinde statü değiştirerek Üniversiteye bağlı bir fakülteye dönüştürülmüştür. Kararın uygulanması hukuki imkânsızlığa uğramış, ancak idarenin davacıya tazminat ödeme sorumluluğunun devam ettiği kabul edilmiştir. İdari yargı kararlarının uygulanmasında yaşanan aksaklıklar, idarenin hukuk devleti anlayışındaki eksikliklerden ve kanuni yaptırımların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Mevcut sistemde idare aleyhine açılan tazminat davaları idareciler üzerinde yeterli caydırıcılığı sağlamamaktadır. Ayrıca Danıştay'ın 'manevi tazminatın bir zenginleşme aracı olamayacağı' yönündeki yerleşik içtihadı nedeniyle hükmedilen manevi tazminat miktarları çok düşük kalmaktadır. Örneğin Kızılay Derneği Başkanı'nın yargı kararının uygulanmaması nedeniyle açtuğı davada 100.000 TL talep edilmesine rağmen Danıştay 10. Dairesi (E. 2004/1390) sadece 30.000 TL manevi tazminata hükmetmiştir. Sorunun çözümüne yönelik mevcut yargısal mekanizmalardan biri Danıştay 5. Dairesi tarafından geliştirilen 'rücu' yöntemidir. İdare aleyhine açılan tazminat davasında mahkemenin, kararı uygulamayan kamu görevlisini tespit ederek idarenin ödediği tazminatı bu kişiye rücu etmesi gerektiğini karara bağlaması caydırıcılığı artıracaktır. Ayrıca mahkemelerin yargı kararını uygulamayan kamu görevlileri hakkında doğrudan Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunmaları ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'daki idari izin sisteminin yargı kararını uygulamama eylemleri için uygulanmaması önerilmektedir. Nitekim Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de yargı kararını uygulamanın anayasal bir ödev olduğunu, uygulanmamasının salt kişisel kusur oluşturduğunu ifade etmiştir. Doktrinde (Turgut Candan ve diğer yazarlar) yargı kararlarının yaşama geçirilmesi için köklü yasal değişiklik önerileri getirilmektedir: Siyasilerin yargı kararlarını eleştirmekten vazgeçmesi, İYUK m. 28'deki 'gecikmeksizin' ibaresinin 'derhal' olarak değiştirilmesi, 'otuz günü geçemez' ifadesinin kaldırılarak uygulama süresinin mahkemenin takdirine bırakılması, kararları uygulamamanın TCK m. 265 (görevi yaptırmamak için cebir/tehdit) kapsamında veya kamu görevinden çıkarılmayı gerektiren özel bir suç olarak düzenlenmesi öngörülmektedir. Ayrıca İcra ve İflas Kanunu'nun 82. maddesine 'mahkeme ilamlarının infazı' istisnası getirilerek devlet mallarının haczedilemezliği kuralının yumuşatılması, idari yargı kararlarına doğrudan uygulanabilirlik niteliği verilerek idarenin aradan çıkarılması ve İtalya (Danıştay bünyesinde Komisyon) veya Fransa (Danıştay bünyesinde Daire) örneklerinde olduğu gibi Danıştay Başsavcılığı'na kararların uygulanmasını denetleme ve yaptırım uygulama yetkisinin tanınması önerilen diğer etkili çözümlerdir.