Yönetişim kavramının kökeni 16. yüzyıla kadar götürülebilmektedir. 17. yüzyılda Fransa’da, hükûmeti sivil toplumla uzlaştırmaya ya da uyumlulaştırmaya çalışan bir yaklaşımdan esinlenilerek kullanıldığı, ardından da bütün dünyaya yayıldığı belirtilmektedir. 1980’li yıllarda Latin Amerika’da, 1990’lardan itibaren ise Afrika’da hızla yayılmıştır. Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD), Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası kuruluşların resmi söylemlerinde yer almasıyla küresel bir nitelik kazanmıştır. 1990’lı yıllardan bu yana 'iyi yönetişim' adıyla da literatürde geniş bir şekilde tartışılmaktadır. Yönetişime farklı açılardan yaklaşıldığında çeşitli tanımlar yapılmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir: Yönetişim, 'bir sosyo-politik sistemdeki ilgili bütün aktörlerin ortak çabalarıyla elde edilen sonuçların oluşturduğu yapı ya da düzen'; 'değişik aktörlerin etkileşiminin ortaya çıkardığı bir süreç'; 'kamu kuruluşları ile özel sektör arasındaki sınırlarda gelişen yönetim tarzları'; 'daha iyi yönetebilmek amacıyla yönetimin yeniden yapılandırılması' veya 'birbirine bağlı olan pozisyonların ve çatışan, karşıt çıkarları olan aktörlerin oluşturduğu, farklı ağsal yapıları koordine eden bir süreç' olarak tanımlanmaktadır. Yönetişim çok aktörlü yönetim yaklaşımı olarak görülmekte, aktörleri ise devlet, özel sektör ve sivil toplum olarak belirtilmektedir. Yönetme (yönetim) ve yönetişim kavramları arasında temel farklılıklar bulunmaktadır. Yönetim kavramı hükûmet etmek anlamındadır ve hiyerarşik ve bürokratik yapıya dayalı yönetim anlayışını ön plana çıkarır. Yönetişim kavramı ise yönetim sürecinde rol oynayan aktörlerle örgütler arasındaki etkileşimi ve formel ya da resmî sıfatı bulunmayan kişilerin, grupların ve kuruluşların katılımını, hiyerarşik bürokratik yapı yanında, hükûmet dışı aktörlerin de etkin bir şekilde yönetim faaliyetinde yer almasını ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Yönetimin hiyerarşik ilişkisi karşısında yönetişimin heterarşik ilişkisi vurgulanmaktadır. Heterarşi; karşılıklı ilişki ve bağımlılık hâlindeki faaliyetlerin eş güdümünü ve kendi kendini organize eden kişiler arası ağları, örgütler arası eş güdümü ve sistemler arası döngüyü içermektedir. Yönetişim kavramı, uzun bir süre özel şirketlerin yönetim süreci içinde hisse senetleri sahipleri ile şirket yöneticileri arasındaki ilişki biçimini anlatmak için kullanılmıştır. Günümüzde ise kamu yönetimi, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarını içine alan kompleks bir sistemi ve aralarındaki ilişkiler ağını ve karşılıklı etkileşimlerini ifade etmektedir. Aynı zamanda devlet, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları yönetişimin kapsamını da oluşturmaktadır. Bu süreçte kamu yönetiminin merkezi ve yerel yönetim kuruluşlarıyla birlikte, sivil toplum örgütlerini, özel girişimcileri ve kâr amacı gütmeyen kuruluşları kapsayan geniş bir aktörler yelpazesinin varlığı ve bunların yönetim sistemine dahil edilmesi gündeme gelmektedir. Yönetişim yönetimden daha geniş kapsamlı bir kavramdır; çünkü devlet dışı aktörleri de kapsamaktadır. Yönetişim devletin sınırlarını özel sektörün, kamu sektörünün ve gönüllü kuruluşların sınırlarına çekmektedir. Yönetişim anlayışında sistemdeki aktörlerden biri diğerine üstün değildir. Üç sektörün kuruluşları arasında kurulacak ilişkilerde eşitlik ilişkisi öngörülmektedir. Devlet ve özel sektör eskiden beri var olan sektörlerdir. Üçüncü sektör olan sivil toplum kuruluşları, gönüllü kuruluşlar veya hükûmet dışı kuruluşlar yönetişim kavramının parlayan yıldızıdır ve sistemde eşitlik ilkesi gereği belirleyiciliği de oluşmuş gelişen bir sektördür. Yönetişimin temel aktörlerinden devlet, siyasi örgütlenmeler ile kamu sektörü kuruluşlarını içermektedir. Yönetim sürecinde devlet, vatandaşlarına nasıl daha etkin şekilde hizmet verebileceği üzerinde yoğunlaşmakta, temel hak ve hürriyetlere saygılı, demokratik, sosyal bir hukuk devleti anlayışıyla hareket etmektedir. Özel sektör ise her alandaki özel işletmeleri kapsar; istihdam, gelir, üretim ve ticaret gibi temel ekonomik kavramları canlı tutarak ekonomik kalkınmayı sağlar. Kâr amacı gütmeyen üçüncü sektör kuruluşları (işveren dernekleri, işçi konfederasyonları, meslek odaları, dernekler, vakıflar) ise birey ile devlet arasında yer alarak toplumsal dayanışmayı sağlar, ekonomik ve sosyal hayata katılımı teşvik eder. Yönetişimin idari, siyasi ve iktisadi içerikleriyle birlikte ele alınarak genel bir sınıflandırılması yapılabilmektedir. Bir ülkenin ekonomik faaliyet ve değerlerini diğer ekonomilerle olan ilişkileri, eşitlik, kalkınma, yoksulluk, yaşam kalitesi gibi temel ekonomi kavramlarıyla ele alındığında ekonomik yönetişim; kamu politikaları oluşturmak ve üst düzey kararlar almak anlamında siyasal yönetişim; politikaları uygulamaya geçirme yani hizmetleri fiilî görme ve gördürme açısından da idari yönetişim sınıflaması yapılabilir. Yönetim bilimleri ile ilgili literatürde ise küresel yönetişim, kamu yönetişimi, yerel ve bölgesel yönetişim, iyi yönetişim sınıflandırmasının yaygın olarak kullanıldığını görmekteyiz. İşletme yöneticiliği alanında da kurumsal yönetişim isimlendirmesi bulunmaktadır. Kurumsal yönetişim (corporate governance) 'kurumsallaşma' kavramı ile karıştırılmamalıdır. Kurumsal yönetişime 'kurumsal egemenlik', 'kurumsal yönetim' veya 'işletmenin üst yönetiminin yönetilmesi' de denilmektedir. Kurumsal yönetişim, işletmelerin stratejik yönetimi ve yönlendirilmesi ile görevli üst yönetimin pay sahipleri, çalışanlar, tedarikçiler, müşteriler ve diğer toplumsal kurumlarla olan ilişkilerini kapsamaktadır. Küresel yönetişim, uluslararası alanda ulus devletlerden oluşan bir ilişkiler sisteminde yönetme sistemine alternatif bir anlayış, yeni yönetme stratejisi olmuştur. Ulus devlet anlayışının esnetilerek güçlü bir sivil toplum oluşturabilen devletlerle ilişkilerin entegrasyonu özendirilmektedir. Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, OECD, IMF ve Avrupa Birliği gibi uluslararası örgütler faaliyetlerinde ülkelere yönetişim telkininde bulunmaktadır. Bu telkin, kamu hizmetlerini ademimerkezileştirerek, özerkleştirerek ve özelleştirerek toplumdaki mevcut güç dengesinin hükûmetlerden özel kişi ve gruplara doğru kaymasını tasarlamaktadır. Yönetişim uygulamalarının başarılı olabilmesi, birbirini tamamlayan ilkelerin birlikte ve yüksek başarıyla uygulanabilmelerine bağlıdır. Literatürde yönetişimin başlıca ilkeleri şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, cevap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, açıklık, etkinlik, eşitlik ve stratejik vizyon sahibi olmak şeklinde sıralanmaktadır. Şeffaflık ilkesi, yönetişimin aktörlerinin kararları ve uygulamalarına bireylerin kolayca erişebilirliği anlamında kullanılmaktadır. Yönetimin şeffaflığının sağlanması için bilgi edinme hakkının yasalarla düzenlenmiş olması gerekir. Günümüzde e-devlet uygulamaları, vatandaşın bilgiye olan erişimini hızlandırarak şeffaflık ve hesap verebilirliği artırmaktadır. Hesap verebilirlik, bir kurumdaki görevlilerin, yetki ve sorumluluklarının kullanılmasına ilişkin olarak ilgili kişilere karşı cevap verebilir olma, eleştiri ve talepleri dikkate alma ve başarısızlık durumunda sorumluluğu üzerine alma gerekliliğidir. Başlıca üç tür hesap verebilirlik mekanizması mevcuttur: Siyasi, idari ve hukuki hesap verebilirlik. Siyasi hesap verebilirlik, siyasi partilerin ve temsilcilerin seçimler yoluyla hesap vermesini ifade eder. İdari hesap verebilirlik, kamu programlarının yürütülmesi, performans göstergeleri ve raporlama yoluyla sağlanır. Hukuki hesap verebilirlik ise devletin tüm birimlerinin karar ve eylemlerine karşı yargı yolunun açık olmasıdır. Katılımcılık ilkesi çerçevesinde vatandaş sadece 'yönetilen' değil, aynı zamanda bir 'paydaş' olarak görülmektedir. Cevap verebilirlik ilkesi, yönetimin toplumsal değişime hızla yanıt verecek kapasite ve esnekliğe sahip olmasını, sivil toplumun beklentilerini dikkate almasını ifade eder. Hukukun üstünlüğü, kurumların adil olarak oluşturulan yasal çerçeveler içinde hareket etmelerini gerektirir. Etkinlik, kaynakların verimli kullanımı ve sonuca ulaşmada gösterilen başarıdır. Eşitlik, bireyler arasında ayrım yapılmamasını ve siyasal yönetim sürecine katılımda eşit haklara sahip olunmasını ifade eder. Stratejik vizyon ise günübirlik politikalar yerine köklü, uzun vadeli ve gerçek ihtiyaçları gidermeye odaklı politikalar üretilmesini öngörür. Yönetişimin kapsamı, küreselleşmenin sonuçlarıyla beraber değerlendirildiğinde daha da genişlemektedir. Kamu yönetiminin yanında, özel sektörün temsil edileceği ve küreselleşme sürecinde yerli yabancı özel sektör ayrımının kalkacağı için yönetişim sürecine çok uluslu sermaye de katılabilecektir. Bu noktada yönetişim kavramı eleştirilmektedir. Uluslararası sermaye ve çok uluslu şirketler açısından değerlendirildiğinde yönetişim kavramı, neoliberalizmin devleti ve dünyayı yeniden şekillendirmesinin en önemli araçlarından biri olarak görülmektedir. Bu eleştirel düşünceye göre, devleti bir 'firma gibi' yeniden yapılandırarak piyasa mantığıyla ele alan yönetişim zihniyeti, kamu yönetimini kamu yararından uzaklaştırmakta, bölüşüm ilişkilerini siyasetten arındırmakta, siyasetin toplumsal içeriğini zayıflatmakta ve küresel egemen sınıfların iktidarını sağlamlaştırmaktadır. Yurttaşlık kavramının yerini giderek 'kamu hizmetini tüketen müşteri' kategorisine terk ediş süreci, yönetişim kavramının olumsuz içeriği ile birlikte değerlendirilmektedir. Yönetişim kavramı, uluslararası ekonomik ilişkilerde, ulus devlet ve yerli sanayi, yerli malı gibi korumacı yaklaşımları bertaraf etmek, yabancı sermaye ve yabancı yatırım karşıtlığını gidermek, ekonomide millî ve milliyetçi korumacı duvarları aşabilmek üzere tasarlanan bir karar verme modeli olarak sunulmaktadır. Uluslararası sermaye grupları ve örgütleri tarafından ulus devletlerin kapalı ekonomilerini dışa açmak, korumacı politikalarını ve duvarlarını özel sektör ve sivil toplum desteği ile aşmak için özellikle gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde yerleştirilmek istenilen küresel esneklik yöntemi olarak da görülebilmektedir. Demokratikleşmeye paralel olarak Türk kamu yönetiminde şeffaflığı, hesap verebilirliği, katılımcılığı ve etkinliği sağlamak amacıyla son yıllarda birçok yasal düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu ile 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması Hakkında Kanun yürürlüğe konulmuştur. Ayrıca mahallî idareler reformu, performans esaslı bütçeleme sisteminin benimsenmesi, stratejik planlamaya geçilmesi, seçilmiş yöneticilerin faaliyet raporu hazırlama zorunluluğu ve e-devlet uygulamaları hayata geçirilmiştir. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile mali saydamlık ve hesap verme sorumluluğu yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Kamu idarelerine stratejik plan hazırlama ve yıllık faaliyet raporu düzenleme yükümlülüğü getirilmiştir. 6328 sayılı Kanun ile kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık), idarenin işleyişiyle ilgili şikayetler üzerine, idarenin her türlü eylem, işlem, tutum ve davranışlarını insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek ve idareye önerilerde bulunmakla görevlendirilmiştir. Sivil toplumun katılımını artırmak amacıyla 5393 sayılı Belediye Kanunu ile Kent Konseyleri kurulmuştur. Kent konseyleri; kent vizyonunun geliştirilmesi, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma, saydamlık, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeyi amaçlayan geniş katılımlı platformlardır. Ayrıca 5449 sayılı Kanun ile kurulan Kalkınma Ajansları, kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasında iş birliğini geliştirmeyi hedefleyen yönetişim esaslı yapılardır. Bağımsız idari otoriteler (RTÜK, BDDK, SPK, EPDK, KİK vb.) de devletin hem hizmet sunan hem denetleyen konumda olmasını engellemek amacıyla oluşturulmuş, yönetişim esaslı çalışan özerk kurumlardır.