17. Yüzyılda Osmanlı Diplomasisi (1606-1699). 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, Osmanlı dış siyaseti ve diplomasisi açısından geleneksel fütuhat ve üstünlük anlayışından uzaklaşıldığının en somut göstergesi olmuştur. Antlaşma gereğince, Avusturya'nın elinde bulundurduğu Macar toprakları için ödediği yıllık 30 bin altın vergiden vazgeçilmiş, bir defaya mahsus 200 bin kuruş (yaklaşık 120-130 bin duka altın) alınması kararlaştırılmıştır. En önemlisi, Habsburg imparatoruna 'çasar' (kayzer) unvanıyla hitap edilmesi kabul edilerek Osmanlı padişahı ile Habsburg imparatoru hukuken eşit statüye getirilmiştir. Tarihçi Hammer tarafından 'Devletler Hukuku’na uygun olarak yapılan ilk antlaşma' olarak nitelenen Zitvatorok, üç temel açıdan devrim niteliğindedir: Birincisi, antlaşmanın İstanbul’da yenilen tarafın gelip barış dilemesi geleneğinin aksine tarafsız bir yer olan Macaristan’da müzakere edilerek imzalanmasıdır. İkincisi, iki hükümdarın eşitliğinin resmiyet kazanması ve kayzer unvanının tanınmasıdır. Üçüncüsü ise önceki kısa süreli veya 'karşı taraf ihlal edene kadar' geçerli olan geçici ateşkeslerin aksine, 20 yıl gibi uzun bir süre için (gerçekte yaklaşık 60 yıl yürürlükte kalmıştır) kalıcı bir barış antlaşması olarak akzedilmesidir. Bu antlaşma ile Osmanlıların batıdaki geleneksel fütuhat politikalarını yavaş yavaş terk etmek zorunda kaldıkları, temelde statükoyu bozmaya değil korumaya yöneldikleri açıkça görülmektedir. XVII. yüzyıl boyunca Osmanlı devleti, içerideki isyanlar, mali sıkıntılar ve askeri zorluklar nedeniyle savaştan çok barışa ağırlık vermiştir. Bu durum, Osmanlı diplomasisinin nitelik değiştirerek askeri başarıların tescili olmaktan çıktığını ve güç dengesine dayalı statükonun korunmasını amaçlayan bir araca dönüştüğünü kanıtlamaktadır. XVII. yüzyılda savaş meydanlarında eski görkemli ve kesin galibiyetlerin elde edilememesi, devletler arası sorunların çözümünde diplomasinin ve müzakerelerin rolünü son derece artırmıştır. Önceki yüzyıllarda barış, Osmanlıların rakiplerine lütfettiği bir 'ihsan' olarak görülürken, bu asırda güç dengesi siyaseti benimsenmiş ve barış masasında uzlaşma yolları aranmıştır. Avrupa'da gelişen diplomatik kurallar ve teamüller Osmanlı bürokrasisinde de karşılık bulmaya başlamıştır. Diplomasinin kurumsal alandaki en somut göstergelerinden biri, 1657 yılında Tevkii Abdurrahman Paşa tarafından kaleme alınan ve 'Kanun-ı Elçiyan' olarak bilinen kanunnamedir. Bu eserle yabancı elçilere uygulanacak protokol kuralları, teşrifat işleri ilk defa çok açık ve yazılı kurallara bağlanmıştır. Ayrıca yabancı elçilerin daha önce ikamet ettikleri Elçi Hanı yerine, 1646 yılından itibaren Galata ve Pera (Beyoğlu) bölgesine yerleşmelerine ve kendi binalarını inşa etmelerine izin verilmiştir. Bu uygulama, Avrupa'daki 'elçilik binalarının dokunulmazlığı' ilkesinin Osmanlılar tarafından da benimsendiğini gösterir. Merkezi idare yapısında da önemli kurumsal dönüşümler yaşanmıştır. Yüzyılın ortalarından itibaren devlet işlerinin Paşakapısı'nda (Babıâli) görülmeye başlamasıyla, geleneksel Divan-ı Hümayun eski önemini yitirmiş, sadrazamların ve kalemiye zümresinin diplomasideki ağırlığı artmıştır. Nişancı ferman yazma işinden uzaklaşırken, reisülküttablar name yazma, tercüme ettirme, ahidnâmeleri saklama ve elçiliklerle ilişkileri yürütme görevlerini üstlenerek dış politikanın kilit aktörleri haline gelmiştir. XVII. yüzyılda Osmanlı doğu politikasının merkezinde Şii Safevi Devleti ile yapılan uzun süreli ve yıpratıcı savaşlar yer almıştır. 1590 Ferhad Paşa Antlaşması ile kaybedilen toprakları geri almak isteyen Şah Abbas, Osmanlıların batıdaki Avusturya savaşları ve Celali isyanları ile meşgul olmasını fırsat bilerek 1603'te Tebriz ve Azerbaycan'ı ele geçirmiştir. Kuyucu Murad Paşa'nın seferleri ve diplomatik mektuplaşmaların ardından, 1612 yılında 1555 Amasya Antlaşması sınırları temel alınarak Nasuh Paşa Antlaşması imzalanmış, İran her yıl Osmanlılara 200 yük ipek göndermeyi taahhüt etmiştir. İran'ın ipek gönderme taahhüdünü yerine getirmemesi ve Gürcistan'a asker sevketmesi üzerine savaşlar yeniden alevlenmiş, 1618 Serav Antlaşması ile şartlar tekrar teyit edilmiştir. Ancak IV. Murad döneminde Bağdat'ın ve Kuzey Irak'ın Safevilerin eline geçmesi bardağı taşıran son damla olmuştur. Bekir Subaşı'nın isyanı ve Bağdat'ı İran'a teslim etmesi üzerine Osmanlılar doğu seferlerine hız vermiştir. IV. Murad’ın bizzat komuta ettiği 1635 Revan Seferi ve ardından 1638 Bağdat Seferi ile kaybedilen kaleler geri alınmıştır. Seferler sonrasında sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa ile İran elçisi Saru Han arasında yürütülen müzakereler sonucunda 17 Mayıs 1639'da Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile iki ülke arasındaki nihai sınır çizilmiş ve yüzyıllarca geçerliliğini koruyacak olan günümüz Türkiye-İran sınırının temel temelleri atılmıştır. XVII. yüzyılda Osmanlı kuzey politikasının en önemli unsurlarını Kırım Hanlığı, Eflak-Boğdan voyvodalıkları ve Karadeniz'i tehdit eden Ukrayna Kazakları oluşturmuştur. Dinyeper-Dniester yöresindeki Kazaklar Lehistan'ın, Don Kazakları ise Rusya'nın öncü gücü olarak hareket ediyor, Kırım atlılarının akınlarına karşı bu devletler tarafından destekleniyordu. Lehistan'ın Eflak ve Boğdan'ın iç işlerine müdahale etmesi, Samur vergisi ve kazak akınlarının engellenmemesi savaşlara yol açmıştır. II. Osman devrinde düzenlenen Hotin Seferi kesin bir zaferle sonuçlanmasa da Boğdan'daki Osmanlı hakimiyeti pekiştirilmişti. Yüzyılın ortalarından itibaren Özi Kazakları hetmanı Doroşenko'nun Osmanlı himayesini istemesi, padişah IV. Mehmed'e yeni bir fırsat sunmuş ve 1672 yılında Kamaniçe'nin fethiyle sonuçlanan Lehistan seferi gerçekleştirilmiştir. Sefer sonucunda imzalanan Bucaş Antlaşması (1672) ile Podolya Osmanlılara bırakılmış, Ukrayna Osmanlı himayesindeki Kazaklara verilmiş ve Lehistan'ın yıllık vergi (pişkeş) ödemesi kararlaştırılmıştır. Lehlilerin antlaşmayı onaylamaması üzerine savaşlar bir süre daha devam etmiş, ancak Osmanlı askeri üstünlüğü karşısında Lehistan 1676'da barışı kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde Osmanlılar kuzeyde son parlak fütuhat hareketlerini gerçekleştirmiştir. XVII. yüzyılın ilk yarısında Venedik ile ilişkiler genel olarak ticaret temelli ve barışçıl seyretmiştir. Ancak Malta ve batılı korsanların Osmanlı gemilerine saldırması ve ganimetlerin Girit limanlarında korunması, Osmanlı yönetimini adayı ele geçirmeye yöneltmiştir. Sultan İbrahim döneminde, 1645 yılında Malta seferi görüntüsü altında başlatılan Girit Savaşı, Venedik donanmasının üstünlüğü ve Çanakkale Boğazı'nı ablukaya alması nedeniyle çeyrek asır süren çok uzun ve maliyetli bir mücadeleye dönüşmüştür. Köprülü Mehmed Paşa'nın sadaretinde Boğaz ablukası kırılmış, Limni ve Bozcaada geri alınmıştır. Girit'in en önemli müstahkem mevki olan Kandiye'nin alınması ise ancak Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa döneminde, 1669 yılında mümkün olabilmiştir. Papalık, Fransa ve Malta'dan gelen yardımlara rağmen başkomutan Morosini kaleyi teslim etmek zorunda kalmıştır. 5 Eylül 1669'da imzalanan on sekiz maddelik antlaşma ile Kandiye kalesi ve Girit'in tamamı Osmanlı yönetimine katılmıştır. Antlaşmayla Mora ve Dalmaçya'daki bazı kaleler Venedik'te kalmış, Galata'daki Venedik balyosunun statüsü ve ticaret hakları güvence altına alınmıştır. Girit Savaşı, Osmanlı deniz gücünün zaaflarını gözler önüne sermiş ve Akdeniz'deki diplomatik dengeleri değiştirmiştir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın sadaretinde Ukrayna sorununun çözülmesinin ardından, Orta Macaristan'da Katolik Habsburg baskısından kaçarak Osmanlı himayesini isteyen Tököli İmre'nin başvurusu yeni bir büyük seferin gerekçesini oluşturdu. 1683 yılında Viyana'ya kadar ilerleyen Osmanlı ordusu şehri kuşattı. Ancak lojistik yetersizlikler, topların yetersizliği ve Kırım Hanı'nın Leh Kralı Sobieski komutasındaki Haçlı yardım kuvvetlerinin Tuna'dan geçişini engelleyememesi büyük bir bozgunla sonuçlandı (12-14 Eylül 1683 Viyana Bozgunu). Bu bozgun, Avusturya, Lehistan, Venedik ve sonradan Rusya'nın katılımıyla oluşturulan 'Kutsal İttifak' (1684) koalisyonunun doğmasına yol açtı. Osmanlı Devleti dört ayrı cephede aynı anda savaşmak zorunda kaldı. Avusturya Budin'i (1686) ve Belgrad'ı (1688) ele geçirdi; Venedik Mora'yı işgal etti. 1697 Zenta yenilgisi, Osmanlılar için askeri direncin kırıldığını ve acil bir barışın kaçınılmaz olduğunu açıkça gösterdi. İngiltere ve Hollanda'nın arabuluculuğunda, Osmanlı adına Reisülküttab Mehmed Rami Efendi ve tercüman Aleksandr Mavrokordato'nun katılımıyla 1699 yılında Karlofça Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Temeşvar hariç tüm Macaristan ve Erdel Avusturya'ya, Mora ve Dalmaçya Venedik'e, Podolya ve Kamaniçe Lehistan'a bırakıldı. Karlofça, Osmanlı tarihindeki ilk büyük toprak kaybı olup, fetih döneminin kapanıp savunma ve gerileme döneminin resmen başladığı kırılma noktasıdır.