Hukuk, Suç, Eğitim ve Toplum. Sosyoloji toplumsal olguları, toplumsal yaşamı düzenleyen kurumsal yapıları, ilişkileri ve normları sistematik olarak inceleyen bir bilim dalıdır. Toplumun düzenini sağlayan ve huzuru koruyan en temel unsurların başında eğitim ve hukuk gelmektedir. Temel insan hak ve hürriyetlerinin korunduğu bir hukuk düzeni toplumda güveni sağlarken, hukuka saygılı bireylerin inşası ise nitelikli bir eğitim sürecini zorunlu kılar. Bu bağlamda eğitim ve hukuk arasında son derece sıkı ve karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır. İnsanların toplu halde yaşamalarını olanaklı kılan, davranışlarını yönlendirerek kargaşa ve kontrolsüzlükleri önleyen din, örf-âdet, ahlâk ve hukuk gibi kurallar sistemleri vardır. Bu kurallar doğada var olmayıp tamamen insan toplumlarına özgüdür; toplumla birlikte doğar, gelişir ve toplumla birlikte değişirler. Eğitim süreci, bireyin toplumda içselleştirilmiş olumlu davranışları kazanmasını hedeflerken, hukuk da bu değerleri ve normları yazılı, yaptırımları olan kurallar sistemine dönüştürerek toplumsal yaşama yön verir. Toplumsal yaşama yön veren kurallar ve değerler temel olarak normlar, değerler, din kuralları, ahlâk kuralları, örf ve adetler ile moda kuralları şeklinde sınıflandırılabilir. Değerler doğru ve istenene ilişkin ideal ilkeleri tanımlarken, normlar ödül-ceza sistemiyle bireylerin davranışlarına etki eden kültürel kurallardır. Resmi normlar yasa ve yönetmelikler gibi yazılı kuralları kapsarken, resmi olmayan normlar kınama ve dışlama gibi yazılı olmayan yaptırımlara sahip kurallardır. Eğitim ve hukuk süreçlerinin kesiştiği özel alan eğitim hukuku olarak tanımlanır. T.C. Anayasası'nın 42. maddesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi ulusal ve evrensel düzenlemeler, bireylerin eğitim hakkını güvence altına alarak eğitim-hukuk ilişkisinin yasal zeminini oluşturur. Eğitim, bireyin kişiliğini geliştirmenin yanı sıra onu toplumsal üyeliğe hazırlamayı ve toplumsal normları içselleştirmesini amaçlar. İnsanlar toplum içerisinde Grotius'un 'toplumsallık iştihası' olarak adlandırdığı özellik sayesinde bir arada yaşarlar. Bütün toplumlarda toplumsal ilişkileri düzenleyen bir hukuk sistemi mevcuttur. Hukuk kuralları insan iradesini etkiler ve davranışlarına yön verir. Milovanovic hukuk kurallarının işlevlerini baskıcı, kolaylaştırıcı ve ideolojik olmak üzere üç ana başlıkta sınıflandırmıştır. Yasalar fiziksel baskı içerebileceği gibi, davranışları tahmin edilebilir kılması ve belirli ideolojik değerleri yansıtması bakımından da işlev görür. Hukuk sosyolojisi, hukuk ile toplum arasındaki ilişkiyi ve etkileşimi inceleyen genç bir bilim dalıdır. Hukukun toplumsal yaşamın bir ürünü olduğunu ve bu yaşamı düzenlediğini araştırır. Hukuk sosyolojisinin tarihi Aristo, İbn Haldun ve Montesquieu'ye kadar uzansa da, terim ilk defa 1892'de İtalyan hukukçu D. Anzilotti tarafından 'Sociologia Juridica' olarak kullanılmış ve 20. yüzyılda bilimsel olarak şekillenmiştir. Max Weber ve Emile Durkheim gibi klasik sosyologlar hukukun değişen rolüne teorik katkılar sağlarken, 20. yüzyılda Eugene Elrich, Nicholas Timasheff ve George Gurvitch alanın yetkinleşmesini sağlamıştır. Gurvitch hukuku sistematik hukuk sosyolojisi (mikro), hukuki tipoloji (makro) ve jenetik hukuk sosyolojisi olmak üzere üç ana bölümde incelemiştir. Hukuk sosyolojisinin temel çalışma konuları arasında sosyal kontrol sistemlerinin haklılaştırılması ve işlevleri, yasal düşünce formları, meşrulaştırma ilkeleri, hukuk dili sisteminin evrimi ve hukuk düzenindeki zorlama ya da özgürlük düzeyleri yer almaktadır. Hukuk, toplumsal koşullarla uyumlu olmak zorundadır ve bu uyumsuzlukların nedenlerini incelemek hukuk sosyolojisinin temel gayesidir. Eğitim, bireyin doğumundan ölümüne kadar süren, toplumda yerleşmiş olumlu davranışları, bilgi, beceri, tutum ve değerleri kazanma sürecidir. Çağdaş eğitim anlayışı bireyin özgürleşmesini, sorun çözme yetisi kazanmasını, kendi ayakları üzerinde durabilmesini ve toplumsal normlar doğrultusunda sosyalleşmesini hedefler. Eğitim salt bilgiye indirgenemez; bilgi, amaçlara ulaşmada kullanılan bir araçtır. Sosyalleşme, bireyin bir sosyal gruba katılması, o gruptaki normları, rolleri ve değerleri öğrenip benimsemesi sürecidir. Sosyoloji açısından eğitim, sosyolojinin özel bir görünümüdür. Çocukların sosyalleşmesinde aile ve okul en önemli iki kurumdur. Ailedeki birincil sosyalleşme ile okulda yaşanan ikincil sosyalleşme arasında bazı yapısal çatışmalar bulunabilmektedir. Eğitim sosyolojisi literatüründe antizipatorik (gelecekteki gruba yönelik), tarihsel, siyasal, kısmi ve sosyal sınıf/tabakalara göre sosyalleşme gibi türler yer alır. Ayrıca topluma uyum süreci genel uyum, içten uyum ve dıştan uyum olmak üzere üç grupta incelenir. Okul sistemi, öğrencileri süzgeçten geçirerek ilgi ve yeteneklerine uygun roller üstlenmelerini sağlar ve mevcut politik sistemi meşrulaştırır. Eğitim sosyolojisi alanına Durkheim, Weber, Ward, Dewey, Ziya Gökalp ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi isimler büyük katkı sağlamıştır. Yaklaşımlar arasında işlevselci yaklaşım toplumsal bütünlüğü ve uyumu vurgularken, çatışmacı kuramlar eğitimin egemen sınıfların denetim aracı olduğunu savunur. Bilgi sosyolojisi ve yorumsamacı yaklaşımlar ise mikro süreçlere ve sınıf içi dinamiklere odaklanır. Günlük dilde sapma, kabul gören bir yoldan ayrılmak ve bir sosyal grubun normlarına uygun olmayan eylemleri ifade eder. Suç ise yasaları çiğneyen uyumsuz davranışları anlatan ve çok daha dar bir kapsamı olan hukuki bir kavramdır. Sapma kavramı suç davranışlarını da kapsar. Şidde ise bir canlıya zarar vermek amacıyla fiziksel, psikolojik veya sosyal açıdan zor kullanma durumudur. Sapma ve suçu açıklayan yaklaşımlar biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olmak üzere üçe ayrılır. Cesare Lombroso gibi ilk biyolojik teorisyenler suçluların anatomik ve genetik bozuklukları olduğunu öne sürmüş, Sheldon ve Glueck tıknaz yapılı bireylerin suça daha eğilimli olduğunu iddia etmiştir. Psikolojik yaklaşımlar ise suçu zihinsel durumlara, kişilik tiplerine ve özellikle ilk yaşlardaki anne sevgisi yoksunluğuna bağlamıştır. Sosyolojik yaklaşımlar bireyden çok toplumsal çevreye ve süreçlere odaklanır. İşlevselci yaklaşım, Durkheim'ın öncülüğünde suçun modern yaşamda kaçınılmaz ve normal olduğunu, hatta toplumdaki sınırları belirleyerek işlevsel bir yön taşıdığını savunur. Merton ise yapısal gerilim teorisinde, yükselen kültürel hedefler ile fırsatlar arasındaki eşitsizliğin sapmaya yol açtığını belirtmiştir. Yapısal ve alt kültürler yaklaşımı, Cohen, Cloward ve Ohlin gibi isimlerle alt sınıf gençlerin suç alt kültürleri, çatışma alt kültürleri veya geri çekilmeci alt kültürler (madde kullanımı) oluşturduğunu inceler. Sosyal kontrol teorisi ise Travis Hirschi'nin bağlanma, adama, içerilme ve inanç bağları zayıfladığında suçun ortaya çıktığını savunur. Sykes ve Matza ise nötralizasyon teknikleriyle suçluların sorumluluğu reddettiğini öne sürmüştür. Etkileşimci yaklaşım, etiketleme teorisi ekseninde şekillenmiştir. Becker ve Lemert'e göre hiçbir eylem doğası gereği suç değildir; bir eylem başkaları onu sapma olarak etiketlediğinde suç haline gelir. Lemert, birincil sapmayı geçici kuralların çiğnenmesi, ikincil sapmayı ise bireyin yaftayı kabullenerek kendisini sapkın görmesi ve sapma kariyerine devam etmesi olarak tanımlamıştır. Sutherland ise farklılaşmış birlik yaklaşımıyla suçun öğrenilen bir davranış olduğunu savunmuştur. Geleneksel ve neo-Marxist çatışma teorileri, kapitalist düzenin eşitsizliklerinin ve bireysel bencilliğin suç ürettiğini savunur. Chambliss ve Snider gibi sosyologlar, üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıfın yasaları kendi çıkarlarını korumak için çıkardığını belirtmiştir. Şirket suçları (beyaz yakalı suçlar) sokak suçlarından çok daha büyük ekonomik ve insani zararlara yol açmasına rağmen istatistiklere daha az yansımaktadır. Cinsiyet ve sapma bağlamında feminist kriminoloji, disiplinin erkek egemen yapısını eleştirmiştir. İstatistiklerde erkek suç oranı çok yüksek görünse de Pollak kadınların ev içi alanlarda suçları daha iyi gizlediğini öne sürmüştür. Kadın suçları genellikle dükkan hırsızlığı gibi küçük suçlar iken, ev içi şiddet ve taciz genellikle erkeklerin kadınlara karşı uyguladığı suçlar arasındadır. Suç türleri mülke ilişkin suçlar, cinsel suçlar, duygusal suçlar (nefret suçları), örgütsel-mesleki suçlar ve uyuşturucu suçları olarak sınıflandırılır. Örgütlü suçlar ulus aşırı boyut kazanırken, sibersuçlar bilgi teknolojilerinin gelişimiyle telekomünikasyon sistemleri üzerinden işlenen yeni nesil suçlar olarak literatürde yer almaktadır. Alanyazında eğitimli bireyler ile suç arasında ters yönlü bir ilişki olduğu, yani eğitim düzeyi arttıkça suç oranlarının azaldığı kabul edilir. Eğitim, bireylere sorunları hukuka uygun yollardan çözme bilinci kazandırır ve gelir düzeyini artırarak mala ilişkin suçları işleme maliyetini yükseltir. Ancak beyaz yakalı suçlar gibi eğitim düzeyi yüksek bireylerin işlediği suçlar da mevcuttur. Okul ortamındaki olumsuz deneyimler, başarısızlıklar, etiketleme ve dışlama süreçleri çocukları suça ve okul terkine yöneltebilmektedir. Agnew'in genel gerilim kuramına göre olumsuz ilişkiler ve amaçların engellenmesi öfke yaratarak suça yol açarken; kaçış kuramına göre ise bireyler kendilerini değersiz hissetmekten kaçınmak için suç içeren davranışlara yönelmektedirler. Okullarda karşılaşılan en yaygın sapma ve şiddet davranışları arasında lakap takma, dışlama, fiziksel saldırı, iftira, malına el koyma ve tehdit etme yer almaktadır. Tek ebeveynli aileler, erken yaşta madde kullanımı, okuldan uzaklaştırma cezası almak çocukları suça iten temel risk faktörleridir. Okul güvenliği ve rehberlik birimlerinin bu süreçteki rolü hayati önem taşımaktadır. Türkiye'de suç oranları üzerine yapılan araştırmalar, hızlı kentleşme, iç göç, ailelerin parçalanması ve sosyo-ekonomik hızlı değişimlerin suç artışında etkili olduğunu göstermektedir. Buna rağmen Türkiye, yapılan uluslararası ve ulusal karşılaştırmalı araştırmalarda dünyada en güvenli ülkeler arasında yer almaya devam etmektedir.