Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
XV. yüzyılın ortalarında, 1451 yılında Osmanlı Devleti'nin başına geçen II. Mehmed, 1453 yılında İstanbul'u fethederek "Fâtih" unvanını almıştır. Onun saltanat döneminde Trabzon Rum Devleti ele geçirilmiş, Karaman Beyliği ortadan kaldırılmış ve Uzun Hasan Otlukbeli'nde yenilgiye uğratılarak Anadolu üzerindeki emellerine son verilmiş; böylece Anadolu'da siyasi birlik büyük ölçüde sağlanmıştır. Balkanlarda elde edilen yeni topraklarla birlikte Osmanlı Devleti gerçek anlamda bir imparatorluk haline gelmiştir.
Fâtih'in 1481 yılında vefatından sonra büyük oğlu II. Bâyezîd tahta geçmiştir. II. Bâyezîd dönemi, kardeşi Şehzade Cem'in saltanat davasına kalkışması ve sonrasında Rodos şövalyelerinin eline düşerek bir şantaj vasıtası olarak kullanılmasından ötürü Batı'ya karşı oldukça ihtiyatlı ve savunmacı bir siyaset izlenmesini zorunlu kılmıştır. Venedik ve Macaristan ile zaman zaman savaşlar yapılmış, Kili ve Akkirman'ın alınmasıyla Boğdan Osmanlı topraklarına katılmış, Venedik savaşları sonucunda ise İnebahtı, Modon, Koron ve Navarin gibi önemli Mora sahil kaleleri ele geçirilmiştir.
Bu dönemde Memlûklar ile de savaşlar yapılmış ancak bu devlete karşı kalıcı bir başarı kazanılamamıştır. Ayrıca II. Bâyezîd döneminde, Şah İsmail'in halifelerinden Şahkulu Baba Tekeli'nin Kırşehir, Tokat, Yozgat, Amasya ve Çorum çevrelerinde çıkardığı büyük Kızılbaş ayaklanması son derece güçlükle bastırılabilmiştir (1511). II. Bâyezîd, padişahlığı 24 Nisan 1512'de oğlu Yavuz Sultan Selim'e bıraktıktan kısa bir süre sonra, 26 Mayıs 1512 tarihinde vefat etmiştir.
Fâtih Sultan Mehmed, babası II. Murâd gibi ilme, sanata ve âlimlere büyük önem vermiş, İstanbul'u Doğu'nun ve Batı'nın en büyük kültür merkezi haline getirmek için gayret göstermiştir. Din ve mezhep farkı gözetmeksizin ilim adamlarını koruyan Fâtih; İtalyan ressam Gentile Bellini, Giovanni Mario Angiolello ve esir düşen âlimler gibi pek çok ismi sarayında himaye etmiştir. Fâtih döneminde fıkıh, kelâm ve mantık gibi naklî ilimlerin yanı sıra müspet ilimlere de büyük ilgi gösterilmiş, "Sahn-ı Semân" adı verilen sekiz büyük medrese kurulmuştur.
Türk dilinin tarihi süreç içerisindeki sınıflandırmasına göre Fâtih devri, "Orta Türkçe" döneminin son yüzyılını meydana getirir. Bu dönemden sonra Yeni Türkçe (XVI-XIX. yüzyıllar) dönemi başlamıştır. Batı Türkçesi açısından Fâtih dönemi, Eski Anadolu Türkçesinin sonunun gelerek Klasik Osmanlı Türkçesine geçildiği, Azerî ve Osmanlı Türkçesinin kesin olarak ayrılmaya başladığı bir geçiş evresidir. Yazı dilinde sade ve konuşma diline dayalı Türkçecilik akımı sürdürülmekle birlikte, mensur eserlerde Arapça ve Farsça kelime ve gramer şekillerinin artmasıyla "süslü nesir" çığırı açılmıştır.
Edebiyat alanında İstanbul başkent olduktan sonra Bursa ve Edirne dışındaki diğer şehirler eski canlılıklarını kısmen yitirmiş, ancak şehzadelerin valilik yaptığı Amasya, Konya ve Kastamonu gibi merkezler İstanbul'u model alarak önemli birer edebî muhit haline gelmiştir. Fâtih devri, padişahın kendisinin de "Avnî" mahlasıyla şiirler yazması ve divan tertip eden ilk Osmanlı padişahı olması dolayısıyla saray merkezli şiir ve sanat faaliyetlerinin doruğa ulaştığı bir dönemdir.
Fâtih dönemi ve sonrasında yetişen şairlerin başında, "Avnî" mahlasıyla şiirler yazan Fâtih Sultan Mehmed gelir. Fâtih'in gazelleri âşıkane ve ders verici nitelikte olup, şiirlerinde hükümdarlık şahsiyetinin yanında içli ve lirik bir söyleyiş hâkimdir. Devrin bir diğer dev şairi Ahmed Paşa ise Şeyhî ile Necâtî arasında köprü vazifesi görmüş, kasideleri ve özellikle "Kerem Kasidesi" ile padişahı etkilemiş, kendinden sonraki Bâkî ve Necâtî gibi ustalara üstatlık etmiştir. Fâtih'in sadrazamı Sırp asıllı Mahmûd Paşa ise "Adnî" mahlasıyla Türkçe ve Farsça hikmetli şiirler yazmıştır.
Vezir şairlerden Celâleddîn-i Rûmî neslinden gelen Karamanlı Mehmed Paşa şiirlerinde "Nişânî" mahlasını kullanmış, açık ve akıcı diliyle dikkat çekmiştir. Şeyhî'nin yeğeni Cemâlî ise uzun ömrü boyunca üç padişah görmüş; Divan'ının yanı sıra Hümâ vü Hümâyûn (Gülşen-i Uşşâk) mesnevisini yazmış, elif ve noktalı harfleri kullanmadan gazeller yazarak edebi oyunlar sergilemiştir. Fâtih'in yakın çevresindeki Aşkî ise otuza yakın kaside yazmış, Nizâmî'nin Heft Peyker'ini çevirmiştir. Tokatlı Melîhî ise "gönül" redifli murabbaı ile devrinde ün salmış ancak şarap düşkünlüğü yüzünden saraydan uzaklaştırılmıştır.
Konya doğumlu Karamanlı Nizâmî, üç dilde şiir yazmış ve nazirecilik akımının en önemli isimlerinden biri olmuştur. Bergamalı Sarıca Kemâl, Târîhü’l-mu’cem'i Belâgat-nâme adıyla Türkçeye çevirmiştir. Amasyalı Zeynep Hanım ve Mihrî Hatun ise devrin önde gelen kadın şairleri olarak dikkat çekmiş; Mihrî Hatun samimi gazelleri ve kasideleriyle anılmıştır. Esnaf kökenli kunduracı Hafî, Isfahanlı Hamîdî, Kabûlî, Le'âlî ve tasavvufi yönüyle bilinen Ulvî de bu dönemin diğer önemli simalarıdır.
Şehzadelerin valilik yaptığı şehirler, İstanbul'daki saray hayatının birer küçük modeli olarak büyük edebî topluluklara ev sahipliği yapmıştır. Özellikle Amasya ve Konya, şairlerin akın ettiği merkezler olmuştur. II. Bâyezîd'in şehzadeliği döneminde Amasya'da etrafında topladığı şairler arasında Zeynep Hanım, Mihrî Hatun, Necâtî, Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Cezerî Kasım Paşa bulunmaktadır. II. Bâyezîd padişah olduktan sonra "Adlî" mahlasıyla şiirler yazmış, tenasüp sanatındaki ustalığı ve hikmetli gazelleriyle tanınmıştır.
Fâtih'in küçük oğlu Cem Sultan, küçüklüğünden beri geniş kültürüyle dikkat çekmiş, Konya'da vali iken etrafında topladığı şairlerle "Cem Şairleri" adı verilen benzersiz bir edebî topluluk oluşturmuştur. Türâbî, Sa'dî-i Sirozî, Haydar, Kandî, La'lî, Şâhidî ve Karamanlı Aynî bu topluluğun önde gelen isimleridir. Cem Sultan'ın emriyle Ebulhayr-i Rûmî tarafından derlenen Saltuk-nâme, gaza ruhunu canlı tutan abartılı ve menkıbevi bir eser olarak Türk edebiyatına kazandırılmıştır.
Cem Sultan'ın trajik hayatı, saltanat mücadelesini kaybetmesi ve Rodos, Roma, Napoli eksenli on yıllar süren gurbet ve esaret hayatı şiirlerine derin bir hüzün ve felekten şikâyet olarak yansımıştır. Türkçe ve Farsça Divan'ının yanı sıra Cemşîd ü Hurşîd mesnevisi ve muammaları bulunmaktadır. Karamanlı Aynî ise Cem Sultan'ın yanında yer almış, onun kademesine ağlamış ve Cifr-nâme ile çok sayıda muamma kaleme almıştır.
Edirne'de doğan Necâtî Bey, XV. yüzyılın ikinci yarısında yetişen şairlerin zirvesi ve Osmanlı şiirinin kurucu halkalarından biridir. Fakir bir aileden gelen, öksüz ve yetim büyüyen Necâtî, zekâsı ve şiir kabiliyetiyle kısa sürede sarayın dikkatini çekmiş, Fâtih ve II. Bâyezîd dönemlerinde divan kâtipliği yapmış, Şehzade Mahmûd'un Manisa'daki valiliği sırasında ise nişancılık görevinde bulunmuştur. Şehzadelerin art arda ve genç yaşta vefat etmesi üzerine derin mersiyeler kaleme almıştır.
Necâtî'nin Türk edebiyatındaki en büyük yeniliği, şiirlerinde deyimlere ve atasözlerine yer veren ilk şair olmasıdır. Şeyhî ve Ahmed Paşa'nın etkisinden sıyrılarak dili son derece sade, akıcı, halk söyleyişine yakın ve millî bir temele oturtmuştur. Katırının ölümü üzerine yazdığı "Mersiye-i Ester" edebiyatımızda bir ilk teşkil eder. Şiirlerinde hareketli fiilleri bolca kullanması onun üslubuna dinamizm kazandırmıştır.
Batı Türk edebiyatında divanına dîbâce (önsöz) yazan ilk şair olan Necâtî, Fuzûlî dahil kendinden sonra gelen yüzlerce şairi derinden etkilemiştir. İdrîs-i Bitlisî tarafından "Hüsrev-i Rûm" olarak anılan şair, sehl-i mümteni tarzındaki gazelleriyle Türk şiirinin klasikleşme sürecinin en büyük mimarlarından biri olmuştur.
XV. yüzyılda manzum eserlerin yanı sıra dinî, tasavvufi, ahlaki, tarihi ve coğrafi pek çok mensur eser kaleme alınmıştır. Mercimek Ahmed'in II. Murâd'ın isteğiyle Farsçadan çevirdiği Kâbus-nâme, devrin sade nesrinin en güzel örneklerindendir. Ahmed-i Bîcan ise Rûhu’l-ervâh, Acâ’ibü’l-mahlûkat, Dürr-i Meknûn ve Envârü’l-âşıkîn gibi telif ve tercüme eserleriyle Fâtih devri yazarlarının başında yer almıştır. Eşrefoğlu Rûmî'nin Müzekki’n-nüfûs'u ve Abdurrahîm-i Karahisarî'nin Münyetü’l-ebrâr ve Gunyetü’l-ahyâr'ı tasavvufi nesrin şaheserlerindendir.
Tarih yazıcılığı açısından Âşık Paşazâde'nin Osmanoğulları Tarihi, Kıvâmî'nin II. Bâyezîd'in isteğiyle yazdığı manzum-mensur karışık Fetih-nâme-i Sultân Mehmed'i ve Tursun Bey'in ağır ve süslü dille kaleme aldığı Târîh-i Ebü’l-Feth'i dönemin en önemli tarihî belgeleridir. Sinân Paşa ise Tazarru’-nâme adlı eseriyle Türk edebiyatında "süslü nesir" (Sinan Paşa üslubu) çığırını açmış; seciler, kısa cümleler ve mensur şiir havasıyla nesre sanatkârane bir kimlik kazandırmıştır.
Sözlük alanında ise Fâtih döneminde Arapça ve Farsçanın yanı sıra Türkçenin de yer aldığı lügatler yazılmıştır. Halimî'nin Bahrü’l-garâ’ib'i (Farsça-Türkçe), Pîr Mehmed'in Tercümânü’l-luga'sı ve Feriştehoğlu Lugati bunlardandır. Tıp alanında ise Sabuncuoğlu Şerefeddin'in Fâtih'e sunduğu Cerrâhiyye-i İlhâniyye ve Mücerreb-nâme adlı eserleri tıp ve dil tarihi bakımından büyük önem taşımaktadır.
XV. yüzyılda klasik saray edebiyatının yanında halka inen, tasavvufi ve dinî terbiyeyi amaçlayan pek çok mutasavvıf şair yetişmiştir. Akşemseddîn, Eşrefoğlu Rumî, Kemâl Ümmî, Dede Ömer-i Rûşenî, Cemâl-i Halvetî, İbrahim Tennûrî ve İbrahim Gülşenî bu dönemin önde gelen isimleridir. Hacı Bayram-ı Velî'nin kurduğu Bayramîlik ile İznik'te Eşrefoğlu Rumî'nin kurduğu Kadirîliğin Eşrefiye kolu bu devirde yayılmıştır.
Asıl adı Abdullah olan Eşrefoğlu Rumî, Yûnus Emre tarzında ilahiler yazmış; Divan'ının yanı sıra ahlaki ve tasavvufi terimleri içeren Müzekki’n-nüfûs adlı mensur eserini kaleme almıştır. Niğdeli Kemâl Ümmî ise kaside, gazel ve ilahileriyle sadece Anadolu'da değil Kırım ve Kazan Türkleri arasında da tanınmıştır. Rûşenîlik tarikatının kurucusu Dede Ömer-i Rûşenî Türkçe Divan'ının yanında Âsâr-ı Aşk ve Ney-nâme gibi mesneviler yazmıştır.
Akşemseddîn'in işaretiyle Mevlânâ'nın Mesnevî'sine nazire olarak Gülzâr-ı Ma’nevî'yi yazan İbrahim Tennûrî ve Halvetîliğin Gülşenîlik kolunu kuran İbrahim-i Gülşenî de bu yüzyılın sonu ile sonraki döneme köprü olan mutasavvıf şairlerindendir. Bu isimler halkın manevi terbiyesinde ve Türkçenin tasavvufi ifade gücünün zenginleşmesinde kilit rol oynamıştır.