Bugün sizlerle on beşinci yüzyılın ikinci yarısında Anadolu sahasında Türk edebiyatının nasıl şekillendiğine ve bu dönemde yaşanan siyasi olayların edebiyata nasıl yansıdığına yakından bakacağız. Biliyorsunuz ki bu dönem, hem Fâtih Sultan Mehmed’in hem de II. Bâyezîd’in saltanat yıllarını kapsayan oldukça hareketli bir zaman dilimidir. Fâtih’in İstanbul’u fethetmesiyle birlikte Osmanlı Devleti gerçek anlamda bir imparatorluğa dönüşmüştü. Sadece siyasi alanda değil, ilimde ve sanatta da İstanbul Doğu’nun ve Batı’nın kültür merkezi haline gelmeye başladı. Fâtih, din ve mezhep farkı gözetmeksizin bilginleri sarayında topladı, Sahn-ı Semân medreselerini kurdurdu ve kendisi de Avnî mahlasıyla çok güzel şiirler yazarak divan tertip eden ilk Osmanlı padişahı oldu. Edebiyatımızda bu dönem, Eski Anadolu Türkçesinden Klasik Osmanlı Türkçesine geçişin yaşandığı, aynı zamanda sade Türkçenin yanı sıra süslü nesir çığırının da açıldığı bir evredir. Bu dönemde İstanbul dışında şehzadelerin valilik yaptığı Amasya, Konya ve Kastaminu gibi merkezler de çok önemli birer edebiyat muhiti haline gelmişti. Fâtih’in oğlu Cem Sultan, Konya’da vali iken etrafında topladığı şairlerle meşhur Cem Şairleri topluluğunu kurmuştu. Hayatı adeta trajik bir romana benzeyen Cem Sultan, yaşadığı sürgün ve gurbet acılarını şiirlerine derin bir hüzünle yansıtmıştır. II. Bâyezîd ise Adlî mahlasıyla şiirler yazmış, onun dönemi ise kardeşi Cem Sultan’ın durumu yüzünden biraz daha savunmacı geçmiştir. Gelelim bu dönemin en büyük şairine, yani Necâtî Bey’e. Necâtî, fakir ve yetim büyümesine rağmen zekâsıyla sarayın dikkatini çekmiş ve Türk edebiyatına çok büyük bir yenilik getirmiştir. Şiirlerinde ilk kez deyimlere ve atasözlerine yer vererek dili halk söyleyişine yaklaştırmış, millî bir temele oturtmuştur. Kullandığı hareketli fiiller ve sehl-i mümteni tarzı, kendinden sonra gelen Fuzûlî dâhil yüzlerce şairi derinden etkilemiştir. Sadece şiir değil tabii ki, bu dönemde pek çok mensur eser, tarih ve sözlük de kaleme alınmıştır. Mercimek Ahmed’in Kâbus-nâme’si sade nesrin en güzel örneklerinden biriyken, Sinân Paşa’nın Tazarru’-nâme adlı eseri edebiyatımızda süslü nesir akımını başlatmıştır. Tarih alanında Âşık Paşazâde ve Tursun Bey önemli eserler verirken, tıp alanında Sabuncuoğlu Şerefeddin’in eserleri büyük birer değer taşır. Son olarak, bu devirde saray edebiyatının yanında halka inen mutasavvıf şairleri de unutmamak gerekir. Eşrefoğlu Rûmî, Kemâl Ümmî, Dede Ömer-i Rûşenî ve İbrahim Tennûrî gibi isimler, yazdıkları ilahiler ve tasavvufi eserlerle halkın manevi terbiyesinde kilit rol oynamış, Türkçenin ifade gücünü inanılmaz derecede zenginleştirmişlerdir. Gördüğünüz gibi on beşinci yüzyılın ikinci yarısı, hem sarayda hem de tasavvuf çevrelerinde edebiyatımızın zirve yaptığı, kökleştiği muazzam bir dönemdir.