Sesli Özet
← Ünite 7

Ünite 7: 15. Yüzyıl Türk Edebiyatında Mesnevi Amaçlarımız — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Bugün sizlerle on beşinci yüzyıl Türk edebiyatında mesnevinin genel durumuna ve bu dönemde yazılan eserlere şöyle bir göz atacağız. Biliyorsunuz on dördüncü asır mesnevi için bir başlangıç dönemiydi ama on beşinci yüzyıla geldiğimizde dilin kullanımı, üslup, vezin ve kafiye anlayışı adeta kabuk değiştiriyor ve çok daha başarılı bir seviyeye ulaşıyor. O dönemdeki şairler şiir yazmanın er meydanının mesnevi olduğunu düşünüyorlardı. Hatta Şeyhî, Hüsrev ü Şîrîn adlı eserinde gazel yazmayı birkaç ev kurmaya benzetirken, mesnevi yazmanın adeta bir şehir kurmak gibi olduğunu söyleyerek bu işin ne kadar büyük bir ustalık gerektirdiğini çok güzel özetlemiştir. Bu estetik anlayış sayesinde yazılan mesnevi sayısı ve kalitesi de katlanarak artmıştır. Bu dönemde karşımıza çıkan eserleri temel başlıklar altında inceleyebiliriz. İlk sırada dinî, ahlaki ve tasavvufi mesneviler var ki bunlar sayı ve nitelik bakımından dönemin adeta omurgasını oluşturur. Süleyman Çelebi’nin o hepimizin bildiği Mevlid'i, yani Vesîletü’n-necât'ı, Peygamber Efendimize duyulan derin sevginin en saf halidir ve Türkçenin cami kürsülerine yerleşmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Aynı şekilde Yazıcıoğlu Mehmed’in dokuz bin beyitlik devasa Muhammediyye'si de bu dönemin en önemli dinî telif eserlerinden biridir. Bunun yanında miraç olayını anlatan mi'râc-nâmeler, hadis şerhleri ve tasavvufi aşkı işleyen Gülşen-i Râz gibi kıymetli eserler de bu grupta yer alır. İkinci büyük grubumuz ise aşk mesnevileri. Konu olarak on dördüncü yüzyılın izinden gitse de bu dönem şairleri İran edebiyatındaki klasik kalıpları almışlar, onlara kendi ruhlarını üfleyerek adeta türkî libas yani yerli bir kıyafet giydirmişlerdir. Örneğin Hamdullah Hamdî’nin yazdığı altı bin beyitçilik Yusuf u Züleyha, şairin kendi hayatından izler taşıdığı için son derece samimidir ve Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun’u yazılana kadar edebiyatımızın en seçkin aşk mesnevi kabul edilmiştir. Şeyhî’nin Hüsrev ü Şîrîn'i ve Edirneli Şâhidî’nin Gülşen-i Uşşâk adlı eseri de yine bu dönemin unutulmaz aşk hikâyelerindendir. Gelelim tarihî, destanî ve menkıbevî mesnevilere. Bu alandaki eserler üç kolda ilerliyor. Birincisi İskender ve Behram-ı Gûr gibi tarihî şahsiyetlerin efsanevi bir dille anlatıldığı mesnevilerdir. İkincisi Hacı Bektaş-ı Veli gibi tasavvuf büyüklerinin hayatını ve kerametlerini anlatan menkıbevi eserlerdir. Üçüncüsü ise manzum Osmanlı tarihleri ve gazavât-nâmelerdir. Özellikle Enverî’nin Düstûr-nâme'si ve Gelibolulu Zaîfî’nin Gazavât-ı Sultân Murâd’ı tarihî belge niteliği taşıyan çok önemli metinlerdir. Son olarak sergüzeşt-nâmeleri, şehir-engizleri ve mizahi eserleri konuşmamız gerekir. Sergüzeşt-nâmeler bir kişinin başından geçenleri anlatır; örneğin Tâcî-zâde Ca’fer Çelebi’nin Heves-nâme’si İstanbul'un mimarisini ve kendi aşk macerasını işleyerek tamamen yerli bir yapı sunar. Şehir-engizler ise bir şehrin güzellerini ve esnafını anlatır ki Mesîhî’nin Edirne Şehr-engizi bunun en bilinen örneğidir. Mizah denince ise akla hemen Şeyhî’nin Har-nâme’si gelir. Öksüzlüğe özenip kulaktan kuyruktan olan bir eşeğin hikâyesi üzerinden yapılan o müthiş hiciv, edebiyatımızın zirve eserlerinden biridir. Ayrıca Bedr-i Dilşad’ın Murâd-nâme’si ve Antepli İbrahim Bâlî’nin Hikmet-nâme’si gibi devasa ansiklopedik eserler de bu dönemin zenginliğini gözler önüne serer.