Bugün sizlerle Türk şiirinde nazire amaçlarımızı, yani şairlerimizin birbirine özenerek yazdığı benzer şiirlerin edebiyatımızdaki yerini konuşacağız. Aslında nazire dediğimiz şey, bir şairin çok tanınan bir şiirine, başka bir şairin ya da bizzat o şairin sonradan yazdığı benzer şiiridir. Bu benzerlik bazen aynı kafiye ve rediflerle, bazen de aynı ölçü ve konuyla karşımıza çıkar. Divan edebiyatında şairler öyle kafadan yetişmiyordu elbette; çıraklık döneminde usta isimleri taklit ederek, onların şiirlerine nazireler yazarak kendilerini geliştiriyorlardı. Yani nazire yazmak, şairin kelime hazinesini zenginleştiren, onu ustalaştıran çok önemli bir gelişim adımıydı. Büyük ustalara duyulan hayranlık bu işin en büyük sebebiydi ve beklenti, ikinci şiiri yazanın ilkini sanatsal olarak geçmesiydi. Bu da edebiyatımızda müthiş bir yarışma ve atışma ortamı yaratıyordu. Bu gelenek sadece bizim edebiyatımızda değil, Arap ve Fars edebiyatlarında da köklü bir geçmişe sahip. Arap edebiyatında "muâraza" veya "cevâb" gibi isimlerle anılırken, Fars edebiyatında daha çok "ceVâb" ve "istikbâl" terimleri kullanılmış. Bizim edebiyatımızda ise "nazire" kelimesini ilk kullanan isim Fahreddîn bin Mahmûd olmuş. Anadolu'da ise bu geleneğin izini sürdüğümüzde Yunus Emre'ye kadar uzanıyoruz. Yunus, kendisinden önce yaşayan Ahmed-i Yesevî'nin ve Hakîm Süleyman Ata'nın hikmetlerine nazireler yazarak Doğu ile Batı Türk edebiyatı arasında muazzam bir köprü kurmuştur. Nazireler genellikle gazel ve kaside nazım şekilleriyle yazılsa da mesnevi veya musammat gibi farklı biçimlerde de karşımıza çıkabiliyor. Temel kural, model alınan ilk şiirin şekline sadık kalmaktır ancak zamanla bu kurallarda esnemeler olmuş, hatta işin içine mizah da katılmıştır. Örneğin Edirneli Sâgarî, Necâtî'nin gazellerini alıp tamamen zıt anlamda ve eleştirel bir gözle yeniden yazarak "nakîze" dediğimiz bambaşka bir türün örneğini vermiştir. Yani nazireler sadece övgü için değil, bazen mizahi ve iğneleyici bir dille de yazılabilmiştir. Tarih boyunca bu gelenek hiç hız kesmemiş; XV. yüzyılda Ahmedî ile Ahmed-i Dâî arasındaki atışmalardan tutun da Fatih Sultan Mehmed, Ahmed Paşa ve Mihrî Hatun gibi usta isimlerin birbirinin şiirlerine yazdığı nazire zincirlerine kadar pek çok örnek görebiliyoruz. Hatta Ali Şîr Nevâî'den Fuzûlî'ye, Mısır sultanı Kansu Gavri'ye kadar coğrafyamızın dört bir yanında bu coşku sürmüştür. Yoğunlaşan bu nazire faaliyetleri, zamanla şiirlerin bir araya getirilmesine ve "nazire mecmuaları" adı verilen devasa eserlerin doğmasına yol açmıştır. Ömer b. Mezîd’in II. Murad’a sunduğu Mecmû’atü’n-nezâ’ir, edebiyatımızdaki ilk nazire mecmuasıdır. Ardından Eğirdirli Hacı Kemal’in ve Edirneli Nazmî’nin hazırladığı büyük derlemeler gelmiştir. Bu mecmualar sayesinde bugün adını bile unuttuğumuz pek çok şairin şiiri gün ışığına çıkmış, Türk şiir zevkinin nasıl geliştiğini bu eserler sayesinde net bir şekilde görebilmişiz.