Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Nazire, bir şairin tanınmış bir şiirine veya şiirlerine sonradan başka bir şair veya bizzat şairin kendisi tarafından yazılan benzer şiirleri ifade eder. Bu benzerlik; kafiyelerin veya kafiye ile rediflerin aynı olması, aynı vezin ve aynı işlenmiş konuyu içermesi şeklinde kendini gösterir. Çoklukla gazel ve kaside nazım şekillerinde görülen bu türün, cevap olarak da adlandırıldığı bilinmektedir. Cevap niteliğindeki nazirenin, model alınan şiirle aynı dilde ve şivede kaleme alınması temel bir kuraldır.
Divan edebiyatında şairlerin yetişme süreçleri, usta sanatkârların eserlerinin taklit edilmesi ve bu yolla sanatçının kendini geliştirerek özgün eserler ortaya koyması esasına dayanır. Bu bağlamda nazireler, edebî gelişimde büyük bir itici güç görevi üstlenmiştir. Şair, sanat hayatının ilk döneminde adeta bir çırak konumundadır. Şiir bilgisi genişledikçe, hayat tecrübesi arttıkça, şairler meclisine devam ettikçe ve bolca okudukça kalfalık devrini geride bırakarak ustalık dönemine adım atar.
Nazire yazma süreci şairin kelime dağarcığını zenginleştirir, kafiyenin dar ve geniş zeminlerine hâkim olmasını sağlar ve onu ses ile kelime uyumuna karşı duyarlı hale getirir. Büyük ustalara duyulan hayranlık, şairi onların şiirlerine yönelten temel motivasyondur. Aynı konu, vezin, kafiye ve redifle şiir yazma eylemine 'nazire yazmak', 'tanzîr etmek' veya 'nazîre demek' denir. Bu türü kaleme alan şairler 'nazîre-gû' veya 'nazîre-perdâz' olarak anılır. İkinci şiiri yazan şairin, söyleyiş, eda ve muhteva bakımından birinci şairi geçmesi beklenir; bu da edebiyatta dinamik bir yarışma ve atışma ortamı yaratır.
Nazire geleneği köklü bir geçmişe sahiptir. Arap edebiyatında Cahiliyye devrinden itibaren görülen bu gelenek, İslami dönemde Ka’b bin Züheyr’in Hz. Peygamber için yazdığı meşhur 'Bânet Süâd' adlı na’tına yazılan nazirelerle en geniş biçimde yayılmış ve kesintisiz bir süreklilik kazanmıştır. Arap edebiyatında nazire terimi yerine zamanla 'mu’âraza', 'ihtizâ' ve 'muhâkât' kelimeleri de kullanılmış; çok sonraları ise 'taklîd', 'nazîr' ve 'mesîl' terimlerine de başvurulmuştur.
Fars edebiyatında nazire geleneği genellikle 'cevâb' kelimesi ile karşılanmıştır. Bunun yanı sıra Fars edebiyatında 'istikbâl' ve 'tazmîn' gibi terimler de aktif olarak kullanılagelmiştir. Fars edebiyatında ilk nazire örneklerinin miladi on ikinci yüzyıldan itibaren görülmeye başlandığı bilinmektedir. Bu durum, nazire yazma geleneğinin İslam coğrafyasındaki ortak bir edebî refleks olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Türk edebiyatında 'nazire' kelimesini ve çokluk şekli olan 'nezâ’ir' ifadesini ilk defa kullanan kişi Fahreddîn bin Mahmûd'dur. O, 'Behcetü’l-Hadâ’ik fî-mev’izeti’l-Halâ’ik' adlı eserinde bu terime yer vermiştir. Yazar eserindeki 'koşuk' adı verilen manzumeler için halkın dilinde bu tür bir eser ortaya koyarak nükte ve nezâyir ile söylemek istediğini belirtmiştir. Anadolu'da gelişen Batı Türk edebiyatında ise nazire geleneğinin Yûnus Emre ile belirginleştiği görülmektedir.
Nazireler genellikle gazel ve kaside nazım şekilleriyle kaleme alınmış olmakla birlikte; mesnevi, müstezat ve musammat nazım şekillerinde yazılmış örnekleri de mevcuttur. Gazel nazım şeklinin kısa oluşu ve şairlerin bu biçime olan meyli, nazire geleneğinde gazele ayrı bir önem kazandırmıştır. Kimi zaman bir gazelin kaside ile veya bir gazelin kıt’a ve murabba ile tanzir edildiği nazire mecmualarında net bir şekilde görülmektedir.
Zemin şiir denilen ilk model şiirin hangi nazım şekliyle yazılmışsa, nazireyi yazanın da aynı şekli kullanması bir kural olarak benimsenmiştir. Ancak Ömer b. Mezîd’in II. Murad’a sunduğu ilk nazire mecmuası olan 'Mecmû’atü’n-nezâ’ir' haricinde, daha sonra yazılan Eğirdirli Hacı Kemal’in 'Câmi‘ü’n-nezâ’ir'i ve Edirneli Nazmî’nin 'Mecma‘ü’n-nezâ’ir'i gibi eserlerde bu şekil farklılıklarının giderek arttığı görülmektedir. Pervâne Beg Mecmuası’nda ise model şiire benzemeyen pek çok kural dışı şiire yer verilmiştir.
Şekil ve muhteva yönünden vezin, kafiye, redif ve eda benzerliği aranan nazirelerde, XVI. yüzyıldan sonra bazı esnekliklerin ve serbestliklerin ortaya çıktığı bir gerçektir. Bununla birlikte, birbirine çok benzeyen iki şiirin şairlerinin birbirinden hiç haberinin olmaması durumunda ise sanatsal bir tesadüf veya 'tevafuk' ihtimali her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.
Nazire yazma geleneği Türk edebiyatında türlerin çeşitlenmesine ve şiir dünyasının genişlemesine zemin hazırlamıştır. Şairlerin birbirlerinin şiirlerine cevap vermesi, ortak konularda vezin, kafiye ve redif birliğiyle şiir yazma geleneğini doğurmuştur. Bu bağlamda, bir beyit veya mısraının bir şair, diğer beyit veya mısraının başka bir şair tarafından söylendiği 'şi‘r-i müşterek' veya 'gazel-i müşterek' türleri ortaya çıkmıştır.
Müsellet, terbî‘, tahmîs, taştîr, tesdîs, tesbî‘, tesmîn, tetsi‘ ve ta‘şîr gibi musammat nazım şekilleri varlıklarını doğrudan ortak şiir yazma geleneğine ve nazire türüne borçludurlar. Şairlerin karşılıklı olarak aynı zamanda şiir söylemeleri ise 'müşâ’are' olarak adlandırılır. Müşâ’are, nazire geleneğinin yaşanan zamandaki en canlı ve pratik uygulaması olarak kabul edilir. Örnek alınan ve kendisinden hareketle benzeri yazılan ana şiire ise 'zemîn' veya 'model şiir' adı verilmektedir.
Türk edebiyatında kimi şairler kendi şiirlerine nazire söylenemeyeceği iddiasında bulunurken, pek çok usta şair büyüklerin şiirlerine nazire yazmakla övünmüştür. Bu düşünce ve rekabet iklimi içinde nazire edebiyatı yüzyıllar boyunca gelişmesini sürdürmüş, XX. yüzyıla kadar canlılığını korumayı başarmıştır.
Türk edebiyatında nazire geleneğinin kökleri XIII. yüzyıldan öncesine kadar uzanmaktadır. Anadolu'da Batı Türk edebiyatının kurucularından olan Yûnus Emre, nazirelerini kendisinden önce yaşayan Ahmed-i Yesevî’nin hikmetlerine yazmıştır. Ancak Yûnus'tan da önce bu türün ilk uygulayıcıları arasında yer alan en önemli Türk şairi Hakîm Süleyman Ata’dır. Hakîm Süleyman Ata, Ahmed-i Yesevî’nin hikmetlerine hikmetlerle karşılık vermiş, onun yolunu takip ederek şiirlerine nazireler kaleme almıştır.
Ahmed-i Yesevî’nin 'Behişt duzeh talaşur...' beytiyle başlayan ünlü şiirine Hakîm Süleyman Ata 'Uçtmah tamug ögnüşür...' matlaı ile başlayan nazireler yazmıştır. Yesevî hikmetlerini Doğu Türkçesi ile yazarken, Yûnus Emre Batı Türkçesinin ilk devresi olan Eski Anadolu Türkçesini kullanmıştır. Dil ve coğrafya farkına rağmen Yûnus’un Yesevî’yi yakından takip ettiği ve onun şiir kalıplarını benimsediği görülmektedir.
Yesevî’nin 'Hâlıkımnı izler min tün kün cihân içinde' ve 'Işkıng kıldı şeydâ mini...' şeklinde başlayan manzumeleri, Anadolu sahasında Yûnus Emre başta olmak üzere Ahmedî gibi pek çok şair tarafından tanzir edilmiş; bu durum Doğu ve Batı Türk edebiyatları arasındaki köprünün nazireler vasıtasıyla kurulduğunu kanıtlamıştır.
XIV. yüzyılın sonu ile XV. asrın başlarında yaşayan Ahmedî, kendisinden önceki şairlerin yanı sıra çağdaşı olan şairlere de nazireler yazmıştır. Emir Süleyman’ın şiir meclislerinde bulunan Ahmedî ve Ahmed-i Dâ’î gibi isimler arasında sanatsal bir rekabet mevcuttur. Ahmedî, saraya yakınlığıyla bilinen ve tercüme-telif eserler veren Şeyhoğlu Mustafâ’yı eleştirmiş, onun Hurşid-nâme adlı eserindeki gazellerine nazireler yazarak adeta bir atışma ortamı yaratmıştır.
Nesîmî’nin 'Zülfüni anber-feşân itmek dilersin itmegil' matlalı gazeline Ahmedî 'Râzumı halka ayân itmek dilersin itmegil' beytiyle karşılık vermiş, Ahmed-i Dâ’î de aynı şiire iki ayrı nazire yazmıştır. Şeyhoğlu Mustafâ’nın 'Çün bulınmadı cihânda derdüne dermân gönül' matlalı nazmına ise Ahmed Paşa murabba nazım şekliyle cevap vererek yeni bir nazire silsilesi başlatmıştır.
Şeyhoğlu’nun bu şiiri; Ahmed Paşa, Melîhî, Fatih Sultan Mehmed (Avnî) ve Karamanlı Nizâmî gibi dönemin dev isimleri tarafından sırasıyla murabba ve muhammes formlarında tanzir edilmiştir. Her şairin bir öncekinin şiirini model almasıyla oluşan bu zincir, Türk şiirinde biçimsel zenginliğin ve tür içi evrimin en somut örneklerinden birini teşkil eder.
XV. yüzyılın son çeyreğinden itibaren XVI. yüzyıl boyunca etkisini sürdüren en önemli şairlerden biri Necâtî Beg’dir. Şiirlerine yazılan pek çok nazire ile dikkat çeken Necâtî’nin eserlerini tanzir edenler arasında Amasyalı Mihrî Hatun öne çıkmaktadır. Latîfî Tezkiresi’nde Mihrî’nin Necâtî’ye yetişmek amacıyla onun elli beş şiirine nazire yazdığı, Necâtî’nin ise bu durumdan rahatsızlık duyarak ona edeb sınırları içinde kalması yönünde uyarıda bulunduğu belirtilmektedir.
Fuzûlî, Bâkî ve Sehî Beg gibi XVI. yüzyılın usta şairleri de Necâtî’nin şiirlerini tanzir etmiştir. Özellikle Bâkî, Necâtî’nin meşhur 'döne döne' redifli gazeline yazdığı nazire ile bu geleneği zirveye taşımıştır. Edirneli Sâgarî ise farklı bir yol izleyerek Necâtî’nin gazellerini hicve dönüştürmüş ve 'nakîze' adı verilen yeni bir türün örneğini vermiştir.
Nakîze, bir şiir esas alınarak onunla aynı vezin ve kafiyede kaleme alınan, ancak anlamca tamamen zıt bir konu işleyen ve zemin şiire bir nevi reddiye niteliği taşıyan şiirlerdir. Bu tür, nazire geleneğinin sadece övgü ve hayranlık üzerine değil, aynı zamanda mizahi ve eleştirel bir boyuta da sahip olabileceğini göstermektedir.
Nazire yazma geleneği Anadolu sahası ile sınırlı kalmamış, Türk edebiyatının tüm coğrafi bölgelerinde ve dönemlerinde aktif olarak varlığını sürdürmüştür. XV. yüzyıl Çağatay Türkçesi edebiyatında Lütfî ile Ali Şîr Nevâî arasında bu geleneğin güçlü örnekleri görülmektedir. Lütfî’nin gazeline Ali Şîr Nevâî karşılık vermiştir. Ayrıca Fuzûlî’nin de Ali Şîr Nevâî’nin şiirlerine ve özellikle 'Su Kasidesi'ne nazireler yazdığı bilinmektedir.
Mısır’da hüküm süren son Memluk hükümdarı Sultan Kansu Gavri de Türkçe divanında nazirecilik geleneğinin önemli temsilcilerindendir. Sultan Gavri; Nesîmî, Hasanoğlu, Ahmedî, Şeyhoğlu ve Ahmed Paşa gibi pek çok usta şairin şiirlerine nazireler yazmıştır. Hasanoğlu’nun 'Niçesin gel iy yüzi agum menüm' matlalı şiirine Gavri’nin yazdığı nazire bunun en somut kanıtıdır.
Eserlerin eserlere nazire olarak yazılması da edebiyatımızda tartışılası bir konudur. Nihad Sami Banarlı’ya göre Süleyman Çelebi’nin 'Mevlid'i (Vesîletü’n-necât), Âşık Paşa’nın 'Garîb-nâme'si ve Erzurumlu Mustafa Darîr’in 'Sîretü’n-nebî' adlı eserindeki bazı bölümlerin yeniden ele alınarak daha mükemmel hale getirilmesiyle oluşan büyük bir nazire eserdir.
Nazirecilik faaliyetlerinin yoğunlaşması ve yazılan şiirlerin derlenme ihtiyacı, Türk edebiyatında 'nazire mecmuaları'nın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu mecmualar, seçkin zevklere hitap eden şiirleri bir araya getirmesinin yanı sıra, divanlarında eserleri günümüze ulaşmamış pek çok unutturulmuş şairin şiirlerini gün ışığına çıkarması bakımından paha biçilmez kaynaklardır.
Nazire mecmualarından önce bazı şairlere yer veren ilk yazar Şeyhoğlu Mustafâ’dır; o, 'Kenzü’l-küberâ' adlı eserinde elliden fazla şairin adına ve şiirine yer vermiştir. Zamanla bu mecmualar gelişmiş ve yerlerini XVI. yüzyıldan itibaren tezkirelere bırakmaya başlamıştır. XV. ve XVI. yüzyıllarda derlenen bu mecmualar Türk şiir zevkinin tekamül çizgisini net bir şekilde gözler önüne serer.
Türk edebiyatında yazılan ilk nazire mecmuası Ömer b. Mezîd’in Sultan II. Murad’a sunduğu 'Mecmû’atü’n-nezâ’ir'dir. Bunu yazarının adı bilinmeyen ve yedi bölümden oluşan XV. yüzyıl sonlarına ait diğer bir mecmua izlemiştir. XVI. yüzyılda ise Eğirdirli Hacı Kemal’in 'Câmi‘ü’n-nezâ’ir'i, Edirneli Nazmî’nin 'Mecma‘ü’n-nezâ’ir'i ve Pervâne Bey Mecmuası öne çıkan devasa derlemelerdir.