Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
II. Meşrutiyet öncesi dönemde Fecr-i Âtî sanatçıları, belirli bir edebi mahfil adına değil, müstakil olarak Demet, Mehasin, Resimli Kitap, Servet-i Fünûn, Musavver Muhit, Hale ve Hanımlara Mahsus Gazete gibi dergilerde sanat faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Politik kargaşalar yaşayan bir toplum içinde, aralarından birkaçı da bu kargaşanın merkezinde yer alan bu sanatseverler, güçlerini birleştirerek sokağın gürültüsünden uzak bir edebi mahfil kurmak istemişlerdir.
Önlerinde Edebiyat-ı Cedîde gibi somut bir örnek bulunuyordu. İstibdadın ortadan kalkmasına rağmen dağınık halde bulunan bu gençlerin bir araya gelmesini sağlayan temel etkenler; aralarındaki önceden gelen beraberlik, Batılı edebi mektepler ile Edebiyat-ı Cedîde örneği, halis edebiyat arayışı ve devrin her şeye politik bir gözlükle bakma alışkanlığına duyulan tepkidir.
Bu yönlendirici unsurlar neticesinde gençler, Ahmet Samim'in dayısı Asım Bey'e ait Hilâl Matbaası'nda bir araya gelmişlerdir. 7 Mart 1325 (20 Mart 1909) tarihinde gerçekleştirilen ilk toplantıya, yaşları itibariyle kendilerine yakın olan iki Edebiyat-ı Cedîdecİ Celâl Sahir ve Fâik Âlî de davet edilmiştir. Bu toplantı, Fecr-i Âtî'nin temelinin atıldığı tarih olarak edebiyat tarihine geçmiştir.
Fecr-i Âtî'nin ismi konusunda ilk olarak "Sînâ-yı Emel" adı ortaya atılmıştır. Refik Halit Karay'ın hatıralarında belirttiğine göre, bu ismin yazılışı sevimli, telaffuzu güç ve manası karışık bulunmuş; Yahudice bir hava ve Tevrat çeşnisi taşıdığı, hatta bir "Salamon Levi ve Şerikleri" ticaret firması acayipliği içerdiği yönünde eleştirilere maruz kalmıştır. Mecliste bu ismi destekleyenler arasında Ahmet Haşım'ın da bulunduğu ihtimal edilmektedir.
Sînâ-yı Emel teklifi meclisteki gençlerin müşterek homurtularıyla reddedilmiş, ardından tıpkı bir demet çiçek gibi renkli ve hafif düşüveren "Fecr-i Âtî" (Geleceğin Şafağı) ismi benimsenmiştir. Bazıları bu ismi "Fecr-i Kâzib" (yalancı şafak)ye benzeterek istihza etse de, sözcük lügat bakımından güneşin doğuşundan hemen önceki hafif kızıllığı ifade etmekte olup, topluluğun geleceğe dair umutlu ve nezaketli duruşunu simgelemektedir.
Kuruluş toplantısında başkanlığa, aralarındaki en yaşlı kimse (1876 doğumlu) ve daha önce Edebiyat-ı Cedîde topluluğunda yer almış olması hasebiyle Fâik Âlî (Ozansoy) seçilmiştir. Topluluğun kuruluşu kamuoyuna Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan bir haberle duyurulmuş ve yayın organı olarak ilk başta bir dergi çıkarılması planlansa da, daha sonra Servet-i Fünûn benimsenmiştir.
Türk edebiyatında sanat meseleleriyle alakalı ilk ortak metin olan Fecr-i Âtî Beyannamesi, 24 Şubat 1910 tarihinde Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanmıştır. Beyannamede ilk olarak kendilerinden önceki sanat ve edebiyat anlayışı eleştirilmiş; edebiyatın daima boş vakitlerin sevimli bir arkadaşı olarak görüldüğü, bir milletin duygularını ve gelişimini destekleyen önder rolünün takdir edilmediği vurgulanmıştır. Namık Kemal'in "Edebiyatsız millet dilsiz insan kabîlindendir" sözü hatırlatılmış, Edebiyat-ı Cedîdecilerin ise bu hususta ilk ciddi rehber oldukları ifade edilmiştir.
Beyannamenin en dikkat çekici yönlerinden biri, herhangi bir edebi meslek ve tercih belirtilmemiş olmasıdır. Kuruluş haberinde yer alan ve topluluğun temel düsturu haline gelen "Sanat şahsî ve muhteremdir" cümlesi, herkesin edebi tavrında serbest olduğunu ve topluluğu değil sadece kendisini temsil edebileceğini göstermektedir. "Şahsî" sıfatı sanatçının dilediği konuda yazma hürriyetini, "muhterem" ise eserlerin estetik değerlere ve sanatın inceliklerine bağlı olarak ortaya konulmasını ifade eder.
Beyannamede topluluğun gerçekleştirmeyi vaat ettiği amaçlar arasında; mensuplarının eserlerini içeren bir "Fecr-i Âtî Kütüphanesi" kurmak, Batı'nın önemli eserlerini tercüme ettirmek, halkın edebî zevkini yükseltmek amacıyla konferanslar düzenlemek ve Batı'daki benzer müesseselerle ilişkiler kurarak Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi görmek yer almaktadır.
1912 yılının ilk yarısında Yeni Lisan ve Millî Edebiyat Hareketi'nin genel kabul görmeye başlamasıyla Fecr-i Âtî'nin etkisi azalmaya başlamıştır. Bu durumu gören Şahabettin Süleyman, Fecr-i Âtî'nin faaliyetlerini değerlendirmek amacıyla "Bir Bilanço" ve ardından "Bataklıkta" adlı yazılar kaleme alarak karamsar bir tablo çizmiştir. Bu tartışmalar sonucunda Fecr-i Âtî'nin yıprandığına inanan gençler, kendilerini "Nesl-i Âtî Cemiyet-i Edebiyesi" adıyla tanıtan yeni bir beyanname yayımlamışlardır.
Nesl-i Âtî (Yeni Nesil) gençleri, edebiyatımızda Şark ve Garp taklitçiliğini kökünden yıkmak ve lisanın ahengiyle uyumlu millî bir çığır açmak amacını güttüklerini belirtmişlerdir. Rübap, Kehkeşan ve Nihâl gibi dergiler etrafında toplanan bu gençler, Fecr-i Âtî'nin bireyci ve Batı hayranı tutumunu eleştirmişlerdir.
Şahabettin Süleyman, Safahat-ı Şiir ve Fikir dergisinde yayımladığı yazısıyla bu gençleri Mevlana Celaleddin Rumi'ye ve onun sembolü olan "ney"e nisbetle "Nâyîler" olarak adlandırmıştır. Nâyîler; dünden tamamen kopmadan, Türk şiirini öz kaynağından almak ve bunu Batı nazariyeleriyle birleştirerek dilde sadeleşmeyi ve iç musikiye dayanan millî bir şiir anlayışını savunmuşlardır.
Fecr-i Âtî şairleri, Edebiyat-ı Cedîde mirasını devralmış ve Fransız sembolizminden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Cenap Şahabettin'in tanıttığı sembolizm anlayışını benimseyen topluluk üyeleri, şiiri kelimelerden oluşmuş bir musiki parçası olarak görmüş ve tabiat gerçeğinden ziyade ruhun dalgalanmalarını yansıtmayı amaçlamışlardır.
Şekil özelliklerinde geleneksel nazım biçimlerinin yanı sıra özellikle "serbest müstezat" ve "sone" nazım biçimleri sıklıkla tercih edilmiştir. Serbest müstezat, her mısraı aruzun ayrı bir kalıbıyla yazılabilen, farklı duygu tonlarını aynı şiirde hissettirmeye elverişli esnek bir yapı sunması bakımından önemsenmiştir. Şiirlerin hacmi genellikle kısadır çünkü amaç anlık bir duygulanmayı tasvir etmektir.
Muhteva bakımından Fecr-i Âtî şairleri marazı, melankolik ve platonik beşeri aşkı ve tabiatı işlemişlerdir. Eserlerinde toplumsal veya siyasi temalardan ziyade tamamen ferdi bir dünya kurmuşlar, tabiat varlıklarına kendi ruh hallerini (hüsn-i telâkki) yansıtarak hüzünlü ve soluk çehreli bir atmosfer yaratmışlardır.