Okuma Parçası
← Ünite 1

Ünite 1: Edebî Eleştirinin Tanımı, Kapsamı ve Türk Edebiyatında Eleştirinin Tarihî Kaynakları — Okuma Parçası

Ders kitabının ünite sonuna koyduğu ek okuma metni. Sınavda doğrudan sorulmaz; konuyu bağlamına oturtmak için.

ROMANCININ DÜNYASI

Bir yerde okumuştum: Bir gün çocuk Stevenson annesine “Anne, bir insan resmi yaptım, şimdi onun ruhunu yapayım mı?” demiş. Çocuk Stevenson yaptığı resme can verebildi mi bilmiyorum ama, romancı Stevenson korsanlarına ve serserilerine gerçekten ruh vermiş olmalı ki, onlar hâlâ yaşayıp duruyorlar. Öyledir, roman kahramanları, gerçek dediğimiz insanlar gibi hattâ onlardan daha çok düşünen, duyan, didinen, sevinç ve acı duyan bir takım varlıklardır... Onların da bizim gibi yaşadıklarını, yaşamış olduklarını hangimiz düşünmemişizdir? Dünyamız, hayalî dediğimiz, hakikatte bizden daha var, daha canlı olan varlıklarla doludur. Onlar aramızda dolaşıp dururlar. Hele sıkıntılı zamanlarımızda aradıklarımız onlardır. Fakat roman kahramanları bütün canlılıkları, bütün gerçeklikleri ile asıl kendilerini yaratanlar için vardırlar, onlar için yaşarlar. Unamuno, “Sis” romanının kahramanı Augusto Perez’i öldürmeye karar verdiği zaman onun “Yaşamak istiyorum Don Miguel, yaşamak istiyorum!. Yaşamak istiyorum!” diye bağırdığını anlatmıyor mu? Pirandello, her pazar sabahı saat yedi ile on arasında, hayalinin kahramanlarını kabul ettiğini Tuzak “La Trappola” başlıklı hikâyesine yazdığı önsözünde söylemiyor mu? Bir deli saçmasına benziyen, ama hakikatte roman sanatının ruhunu aydınlatan bu gibi düşüncelere bir çok sanatçılarda rastlanır. Bu hususta Rilke de güzel bir misaldir. Yarattığı Malte’nin, hayatında canlı bir varlık ehemmiyetini kazandığını ve gece gündüz yanından ayrılmadığını, hele roman yazdığı sıralarda kendisini Malte’den uzaklaştırır korkusuyla hiçbir kitap okumadığını romancının 8 Eylül 1908’de Clara’ya yazdığı bir mektubun şu satırlarından anlıyoruz: “Onun ıstıraplarından uzaklaşamayacağımdan ve ona bütün ölümünü bütün genişliği içinde artık veremeyeceğimden korkuyorum.” Balzac: “Gerçeğe dönelim diyordu, Eugénie Grandet ile kim evlenecek?” Bugünün sanat düşünürleri bu itirafları birer sanatçı fantezisi olarak kabul etmekten çok uzaktır. Romancı için gerçek dünya, içinde kahramanlarının yaşadığı, öldüğü dünyadır. Bu dünyada romancı ve yarattıkları bir dakika olsun birbirini bırakmazlar. Salavin, Duhamel’i yıllarca birçok romanlarında takip edip durmadı mı? İtalyan romancılarından Annie Vivanti, I Divoratori için yazdığı bir makalede bu gerçeği ne güzel belirtir: “Vaka şahıslarını büyük bir neşe ile yarattım. Onlara istediğim şekli verdim. Kadınlarım kumral, erkeklerim esmerdi. Birine kıvırcık saçlar verdim, diğerinin çenesine bir çukur koydum. Hoşuma gidenler her türlü talih lûtfuna mazhar oluyorlardı. Hoşuma gitmeyenler ölüme mahkûmdular. Fakat bir gün geldi ki, onlardan biri artık bana itaat etmedi. Sonra birini gördüm ki, benim muvafakatimi beklemeden istediği gibi hareket ediyordu. Birdenbire anladım ki, yarattığım bebekler canlı idiler... Hotfotse’deki sakin villamız benim muhayyilemin mahlûklariyle dolmuştu. Kitaptaki genç Nino kocamdan daha ziyade ehemmiyet kazanmıştı. Nansi evin içinde dolaşıyordu. Benden daha hakikî bir varlıktı. Anna Maria’nın kemanı benim ve Buye’nin kemanından daha kuvvetle işitiliyordu. Teşrinisanide ilkbaharı tasvir ettiğim zaman herkes ortalıkta bir sıcaklık hissediyordu. Bahçedeki büyük ağaçlar mevsimsiz bir çiçeklenme arzusiyle titriyorlardı” (H. Cahit Yalçın, I Divoratori “Yırtıcılar”) Gerçek insanlarla muhayyel insanlar arasındaki özdeşliği bu kadar açık bir dille anlatan yazı az bulunur. Bir kere daha anlıyoruz ki, roman kahramanları romancıya hâkim olacak kadar gerçektirler. Öyle değil mi ya? Yalnız kendi realitesinin kanunlarına tâbi olan ve kendi