Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Masal, sözlü kültür ortamında doğup gelişen, anlatılan olayların gerçekle bir bağının bulunmadığına inanılan en yaygın anlatmalık türlerden biridir. Aldatan hilekâr kahraman (trickster hero) motifi kültürden kültüre değişen hayvanlarla (tilki, saksağan, kuzgun vb.) temsil edilirken, Türk kültür ekolojisinde bu rol zamanla Keloğlan tipine dönüşmüştür. Masalları diğer sözlü edebiyat türlerinden (mit, efsane, destan) ayıran en temel yapısal unsurlar başlangıç, orta ve son kısımlarda yer alan kalıplaşmış 'formel' veya 'tekerleme' adı verilen ifadelerdir.
Masallarda gerçek anlamda zaman ve mekân kavramı yer almaz. Çin ü Maçin, Hindistan, Yemen veya İstanbul gibi bazı gerçek yer adları geçse bile bunlar masalı gerçek hayata bağlamaz, aksine fantastik bir gerçeklik kurar. Masallar genellikle 'masal anası', 'masal ninesi' veya 'masalcı' adı verilen hanım anlatıcılar tarafından geleneksel kurallara bağlı olarak anlatılır. Hacimleri bakımından destan veya halk hikâyelerinden daha kısa olan masallar mensurdur (düz yazı), ancak aralarına kısa manzum kısımlar da eklenebilir.
Masalların yapısı genel olarak üç ana bölümden oluşur: Döşeme, Olay ve Dilek. Döşeme bölümü dinleyiciyi masal atmosferine hazırlayan giriş tekerlemelerini içerir. Olay bölümü asıl masalın anlatıldığı giriş, gelişme ve sonuç kısımlarından oluşan, aralarda geçiş formellerinin kullanıldığı bölümdür. Dilek bölümü ise 'Onlar ermiş muradına...' gibi kalıplaşmış kapanış ifadeleriyle masal kahramanlarının mutluluğunu dinleyicilere dileyerek masal dünyasından gerçek dünyaya dönmeyi sağlayan kısımdır.
Türk masallarında iyi ve kötü tipler keskin bir zıtlıkla ele alınır. Olumlu değerler idealleştirilerek Keloğlan gibi fakir, horlanan ancak zekâsıyla güçlülere karşı başarı kazanan tiplerde yaşatılır. Buna karşılık hilekâr Köse veya cadı, zalim kaynana, üvey ana gibi kötü tipler iyilerin erdemini ortaya çıkarır. Masal anlatma geleneği yüzyılların deneyimiyle şekillenmiş, kadın anlatıcıların ön planda olduğu teatral bir icra töresidir. Günümüzde kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla bu gelenek zayıflamış ve sadece çocuklara anlatılan bir form haline gelmiştir.
Türk masalları üzerine yapılan bilimsel araştırmalar XIX. yüzyılda F.W. Radloff ve Ignacz Kunoş ile başlamıştır. Türkiye'de Ziya Gökalp'in metodolojik makaleleri, Naki Tezel'in Keloğlan ve İstanbul masalları derlemeleri önemli dönüm noktalarıdır. Pertev Naili Boratav'ın Wolfram Eberhard ile hazırladığı 'Türk Masal Tipleri Katalogu' (TTV) ve Umay Günay'ın V. Propp yöntemini uyguladığı 'Elazığ Masalları' çalışması Türk halkbilimi araştırmalarında çığır açmıştır.
Masallar içerdikleri evrensel mesajlarla insanları iyiliğe, dürüstlüğe, çalışkanlığa ve doğruluğa yöneltir. Civilizasyon tarihi açısından masalların gerçek olduğuna inanılmayan ilk edebi tür olarak ortaya çıkması, insan zihninde 'kurgu' ve 'kurmaca' kavramlarının geçerli bir uğraşı olarak kabul edilmesinin önünü açmıştır.
Halk hikâyesi, Türk sözlü edebiyat geleneğinde XVI. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan, âşıklar tarafından nazım-nesir karışık bir ifade tarzıyla yüz yüze iletişim ortamında icra edilen hacimli bir anlatı türüdür. Epik destanlardan farklı olarak olağanüstü olayların azaldığı, toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerin ve özellikle aşk maceralarının ön plana çıktığı, insanî gerçekçiliğe daha yakın bir yapı sergiler. Bu yönüyle epik destan ile modern roman arasında bir geçiş dönemi eseri kabul edilerek 'epik-romanesk' olarak adlandırılır.
Halk hikâyesi anlatma geleneği genel olarak beş bölümden oluşur: Fasıl (divanî, tecnis, üstatnâme ve atışma ile dinleyicinin hazırlanması), Döşeme (zaman, mekân ve kahramanların tanıtıldığı giriş), Asıl Konu (çocuk sahibi olma, ergenlik eğitimi, âşık olma motifi, aşk imtihanları ve mola yerleri), Sonuç ve Dua (vuslata erenler veya trajik son, duvak kapama türküleri) ve Hikâye ile Organik Bağı Olmayan Efsane (mezarda biten gül veya kavak ağacı motifleri).
Türk halk hikâyeleri kökenleri itibariyle dört gruba ayrılır: Doğu Anadolu'daki gerçek olaylardan doğan kısa hikâyeler, yaşayan âşıkların hâl tercümelerinden doğan hikâyeler (Kerem ile Aslı, Âşık Garip), dinî-millî kahramanlık konularını içeren halk kitapları kökenli hikâyeler (Battal Gazi, Ebû Müslim Cenkleri) ve klasik hikâyeler (Leyla ve Mecnun, Ferhad ile Şirin). Konularına göre ise kahramanlık, dinî-hamâsî, dinî-içtimai/ahlaki ve aşk hikâyeleri olarak tasnif edilirler.
Fıkra, çekirdeği hayattan alınmış bir vaka veya tam bir fikre dayanan, genellikle nesir diliyle oluşturulmuş, sözlü ve yazılı gelenekte yaşayan yaygın epik-dram türündeki realist hikâyelerdir. Dîvânu Lügâti’t-Türk’te 'küg' ve 'külüt' kelimeleriyle karşılanan fıkra türü, insan kusurlarını, sosyal uyumsuzlukları sağduyuya dayalı ince bir mizah, hikmetli söz ve keskin bir alayla yansıtır. Yazılı basında köşe yazarları tarafından birer 'lego' gibi ekonomik ve işlevsel bir kompozisyon aracı olarak yoğun biçimde kullanılmaktadır.
Fıkraların en önemli sosyal ve kültürel işlevlerinden biri 'güldürerek uyarma' işlevidir; toplumsal normlara uymayan kişileri kavga çıkarsız nesnel bir yolla eleştirir. İkinci olarak, yeni tanışan insanlar arasındaki soğukluğu gideren 'buz kırıcı' (ice breaker) işleve sahiptir. Üçüncü olarak, insanlar arasındaki yakınlık derecesini test etmeye yarayan 'samimiyet arttırıcı' (intimacy maker) işlev üstlenir. Ayrıca diplomatlar ve politikacılar tarafından açıkça söylenemeyen durumları ifade etmek için 'eğretileme/istiare' yolu olarak ve baskı rejimlerinde muhalefet oluşturmak amacıyla propaganda malzemesi olarak işlev görür.
Fıkralar, olayların etrafında geliştiği baş kahraman olan 'ana tip' (Nasrettin Hoca, Temel vb.) ve ana tip olmamakla birlikte tipleşme eğilimindeki 'alt tipler' (Cemal, Dursun vb.) aracılığıyla aktarılır. Tarihî şahsiyetler (İncili Çavuş, Bekri Mustafa) şahsî özelliklerinden arınarak anonim birer fıkra tipine dönüşürler. Mahallî fıkra tipleri zaman içinde ulusal tiplere evrilebilir; bu durum fıkraların evrenselleşme ve ortak akıl üretme gücünü gösterir.