Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Şiir-II (İkinci Kuşak). Tanzimat dönemi Türk edebiyatının ikinci kuşak şairleri, birinci kuşak şairlerinden ayrılan belirgin özellikleriyle dikkat çekerler. Birinci kuşak şairleri toplumsal ve siyasal mücadelelerin içinde yer alarak 'meydan adamı' profili çizerken, ikinci kuşak şairleri siyasal konulardan uzak durarak 'salon adamı' kimliğiyle öne çıkmışlardır. Bu dönemde birinci kuşağın benimsediği 'toplum için sanat' anlayışı yerini 'sanat için sanat' görüşüne bırakmıştır. Birinci kuşaktaki sert politik münakaşalar, ikinci kuşakta yerini edebi ve estetik tartışmalara terk etmiştir. İkinci kuşak şairleri, şiiri bir siyasi propaganda aracı olarak görmemiş, aksine bireysel duyuşların, ince hassasiyetlerin, melankolinin, ıstırabın ve ölüm temasının işlendiği bir sanat dalı haline getirmişlerdir. Bu yönleriyle Servet-i Fünûn edebiyatının da altyapısını hazırlamışlardır. Recaizâde Mahmut Ekrem, 1847 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiş önemli bir bürokrat, yazar, eleştirmen ve öğretmenidir. Yaş itibariyle birinci kuşak ile ikinci kuşak arasında bir köprü vazifesi görmüş, Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından 1880 sonrasıyla kendi devri arasında birleştirici bir çizgi olarak değerlendirilmiştir. Şiir yazmaya divan edebiyatı etkisinde başlayan Recaizâde, daha sonra yenilik arayışlarına girmiş ve Fransız romantisizminden (özellikle Lamartine'den) etkilenmiştir. Ancak sanat hayatının bütününde eski edebiyatın etkisinden tamamen kurtulamamıştır; yazdığı bazı şiirler eskinin modernize edilmiş versiyonlarıdır. Oğlu Nijad'ın genç yaşta ölümü, şairin hayatında ve şiirinde derin bir dönüm noktası olmuş, onu teessür (hüzün) edebiyatına yöneltmiştir. 'Nijad Ekrem' adlı eserinde bu derin acıyı işlemiştir. Şiirlerinde dil, vezin ve kafiye kusurları eleştirilse de, edebiyat hocalığı ve 'Talim-i Edebiyat' adlı teorik eseriyle dönemin gençlerini derinden etkilemiş ve 'üstat' kabul edilmiştir. 1852'de İstanbul'da doğan Abdülhak Hâmit Tarhan, çocukluğundan itibaren yaptığı dış yolculuklar sayesinde hem Doğu hem de Batı kültürünü yakından tanımıştır. Türk şiirinde çığır açan, kural tanımaz ve yenilikçi tarzıyla 'Şâir-i Âzam' unvanını almıştır. Şiirlerinde divan edebiyatının kalıplaşmış nazım şekillerini, kurallarını yıkmış; aruz ve heceyi kulanırken kendi vezinlerini üretmiş, kafiyeyi ikinci plana itmiştir. Dili; Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcanın tesiriyle oluşmuş karmaşık ve kendine özgü bir yapıdır. Eşleri Fatma Hanım'ın ölümü üzerine yazdığı 'Makber' Türk edebiyatının en önemli matem şiiri kabul edilir. 'Sahra' eseri pastoral şiirin ilk örneği sayılırken, 'Kürsi-i İstiğrak' şiirinde panteist ve romantik bir tabiat anlayışı sergilemiş, doğayı değiştirip dönüştürerek özneleştirmiştir. 1849'da İstanbul'da doğan Muallim Naci, Varna'da medrese eğitimi almış, kendi kendini yetiştirmiş bir şairdir. Divan şiiri birikimini ve kurallarını (imale, zihaf vb.) kusursuz bir şekilde uygulamaya çalışması, onun edebiyat çevrelerinde 'eski edebiyatın savunucusu' olarak anılmasına yol açmıştır. Tercümân-ı Hakîkat gazetesinin edebiyat kısmını yönettiği dönemde gençleri divan şiiri tarzına yönlendirmesi, Recaizâde Mahmut Ekrem ve yenilikçi kanatla sert polemiklere girmesine neden olmuştur. Recaizâde'nin 'Zemzeme-III' önsözüne karşılık Naci'nin yazdığı 'Demdeme' adlı eser, edebiyat tarihindeki en büyük eski-yeni çatışmasının simgesi olmuştur. Buna rağmen Muallim Naci kesinlikle bir yenilik düşmanı değildir; Batı edebiyatından çeviriler yapmış, halk şiiri kaynaklarından ve yerli söyleyişten yararlanarak Türkçeyi sadeleştirmede önemli hamleler gerçekleştirmiştir. 'Köylü Kızlarının Şarkısı' gibi eserleriyle Milli Edebiyat akımına ve Yahya Kemal'e zemin hazırlamıştır.