Zamanın Ruhu ve Tiyatro - 2
Zamane vukûatıyla en doğrudan doğruya temasta bulunan tiyatro eserleri, ‘revü’lerdir. Bunlar bir nevî dedikodu eserleridir ki vaktin en marûf [ünlü] simâlarını, efkâr-ı umumiyeyi [kamu oyunu] en ziyade işgal eden mühim hâdiseleri sahneye koyarlar. Vakalar ve çehreler karikatür usuluyle tasvir edilir [betimlenir]. Vakanın muntazam ve mantıkî bir tertibi [düzeni] yoktur. Bu eserlede derin bir seciye [karakter] çizgisine, ciddi ve ağır bir tehassüse [duygulanıma] tesâdüf edilmez. Çehreler ve vakalar musiki ve tuhaflık fantazi ve dekor içinde adetâ bir geçit resmi yapar. ‘Revü’ zevki zamana ait dedikoduları böyle eğlenceli bir şekilde tasvir edilmiş görmekten ve biraz da musikiden terekküb eder [ortaya çıkar]. ‘Revü’ muharrirleri vakalar ve çehreler içinden efkâr-ı umumiyede en çok infial [gücenme] ve memnuniyetsizlik uyandırmış olanları seçerler; ta ki halk onları sahnede tehzil [alay edilmiş] edilmiş görerek gizli bir intikam hazzı duysun.
Bizim orta oyunlarının ‘revü’ye benzeyen pek çok cihetleri vardır. Meselâ, Arap, Acem, Rum, Laz gibi şeyler vakanın yürümesine hiç yardım etmeden, hiç bir müstakil [başlıbaşına] vazife görmeden sıra ile müşteri, satıcı, pehlivan, aşık ilh. silsileri halinde birer birer sahneden geçerler ki bu bir ‘revü’ prosedesidir [işlemidir]. Şu farklar ile ki revüler ekseriya muayyen [belli] şahısları aldığı halde ortaoyunu umumî ‘millet’tipleri alır; revülerde şahıslar piyes ile beraber değiştiği halde ortaoyununda ‘tip’ler dâima bir [aynı] kalır.
‘Revü’lerin orta oyununa benzeyen bir başka noktası da tulûat ile oyanayan orta oyunu aktörlerinin zamane vukuâtına göre, idâre-i lisan etmeleri [çekip çevirmeleri], aynı mevzuu dâima bir dereceye kadar değiştirerek oynamalarıdır. Ortaoyuncuları yeri geldikçe tabir-i mahsus ile ‘taşı gediğine koymaktan,’ telmihler [iki anlamlı konuşma], imâlar, ta’rizlerle [taşlamalarla] zamane vukuatını tenkid etmek ve bâzı mühim ricâle [mevki sahibi kişilere] çatmaktan geri durmazlardı. Temâşânın bu iki nevi arasındaki bir başka müşâhebet de Türk mizâhının hususiyetlerinden olan ‘tekerleme’lerden her ikisinde de vâsi mikyasta istifade edilmesidir. Avrupa’daki şeklinde ‘revü’ yazabilecek muharrirlerimiz yetişirse nükteperdazlık ve tekerleme gibi mizah tarzlarımızı tatbik ederek bu san’ata millî bir şekil verebilirler.
Revünün ömrü bir mevsimi nâdiren geçer. Geçse de kurumuş çiçek, konserve meyve gibi tam rengini, kokusunu ve tâzeliğini muhafaza edemez; çünki malzemesini günün vukuâtından alır; vukuât ise dâima değişen bir şeydir. Revü muharriri gazete muhariri gibi vukuâtı ve zamane ruhiyâtını adım adım takib eder. Meselâ men-i ihtikâra [vurgunculuğu önlemeye] ait yosuzluklar mı efkâr-ı umumiyeyi işgâl ediyor? Derhal onları, muayyen şahısları, mütevâtir [söylentiye dayanan] vakalarıyla sahneye alır. Yeni zenginler mi halkın gözüne batıyor? Onları çöpe dizer, ipe asar. Meselâ bugün bizde bir tiyatro hayatı ve bezgin dudaklarımızda gülebilmek kabiliyeti olsaydı en güzel revü mevzuları paşaların firarı, Almanların avdeti falan gibi vakalar olurdu.
Memleketimiz revüyü hemen hiç tanımamış gibidir. Ara sıra kocaman duvar ilanlarında görülen revüler gâyet san’atsız, âmiyâne [bayağı] ve ibtidâi [ilkel] şeylerdir. Yalnız bir altı sene evvel oynanmış ‘Nasreddin Hoca’ ismindeki bir revü nisbeten zararsızdır. Bir de gâliba ‘Dârülbedâyi’de Tiyatro İmtihanı’isminde bir revü vardır ki eski Dârülbedâyi idâresinin değişmesinde bir nevî ‘darbe-i hükümet’ rolü ifâ ettiğini söylerler.
(Zaman gazetesi, sayı 128, 22 Teşrinisâni 1334 [22 Kasım 1918])
