Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Sendika kelimesi köken olarak eski Yunancadaki 'syndiko' yani bir sorunu çözmeyi üstlenen kişiden türetilmiştir. 19. yüzyıldan itibaren belli bir grubun hak ve çıkarlarını korumak için oluşturduğu örgütleri ifade etmekte olup, ilk defa Fabian Ekolü'nden Sidney ve Beatrice Webb tarafından literatürde kullanılmıştır. Türkiye ve Fransa'da 'sendika' terimi kullanılırken, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde işçi ve işveren için ayrı terimler (trade union, gewerkschaft) tercih edilmektedir.
Genel bir tanım yapmak gerekirse sendikalar; işçi ve işverenlerin ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla oluşturdukları, tüzel kişiliğe sahip gönüllü organizasyonlardır. İşçilerin işverenler karşısında her zaman daha zayıf ve bağımlı konumda bulunması gerçeği, sendikaları temel bir savunma örgütü haline getirmiştir. Toplumun ve çalışma hayatının temel aktörlerinden olan bu yapılar, dernek ve vakıflardan farklı olarak kendine özgü bir sosyo-ekonomik konuma sahiptir.
Sendikaların evrensel temelde sahip olduğu sekiz temel unsur bulunmaktadır. Bunlar; dil, din, ırk ayrımı yapmayan kitle örgütleri olmaları, işçi sınıfının haklarını savunan sınıf örgütleri olmaları, ortak çıkarları hedefleyen çıkar örgütleri olmaları, endüstriyel demokrasinin gelişimine katkı sunan demokratik örgütler olmaları, çalışma yaşamında istikrar ve uyum sağlayan denge unsuru örgütler olmaları, devletten ve siyasi partilerden bağımsız olmaları, üyelerin kendi kendine yardım mekanizması olan meslek örgütleri olmaları ve son olarak dayanışma ve temsil örgütleri olmalarıdır.
Sendikal hareketin doğup geliştiği ana vatan İngiltere'dir. Sanayi Devrimi öncesinde üretim emek-yoğun ve küçük ölçekli olup, usta-kalfa-çırak ilişkisine dayanan loncalar düzenleyici işlev görmekteydi. Loncalarda çıkar çatışmasından ziyade çıkar birliği hâkimdi. Sanayi Devrimi ile birlikte sermaye yoğun üretime geçilmiş, üretim araçlarından yoksun olan ustalar sadece emeğini satan bağımlı işçilere dönüşmüştür. Bu durum, uzun çalışma saatleri, kadın ve çocuk işçilerin sömürülmesi ve iş kazaları gibi ağır koşulları doğurmuştur.
İşçilerin ilk tepkileri arasında yer alan ve Ned Ludd önderliğinde 1790'lı yıllarda başlayan makine kırıcılığı (Luddculuk) hareketi, makinelerin işsizliğe yol açtığı gerekçesiyle üretimi aksatmaya yönelik önemli bir eylem biçimiydi. İngiltere'de işçilerin örgütlenmesini engellemek amacıyla 1799 ve 1800 yıllarında 'Combination Acts' (Birleşme Kanunları) çıkarılmış ve grevler yasaklanmıştır. Ancak bu yasal baskılara rağmen işçiler önce yardımlaşma sandıkları ve dayanışma dernekleri kurmuş, uzun mücadeleler sonucunda 1824 yılında bu yasaklar iptal edilerek işçi birlikleri yasal statü kazanmıştır.
Tarihsel süreçte sendikalar 1. Dünya Savaşı ile 1929 krizi arasında otoriter rejimlerden olumsuz etkilenmiş, 1970'lere kadar olan dönemde ise refah devleti ve Fordist üretim sisteminin desteğiyle 'altın çağını' yaşamıştır. 1980'lerden itibaren ise neo-liberal politikalar, küreselleşme, esneklik talepleri, teknolojik değişimler ve bireyselleşme eğilimleri nedeniyle sendikalar küçülme ve krize girme dönemi yaşamıştır.
Sendikalar, yapılarına ve kuruluş esaslarına göre çeşitli türlere ayrılmaktadır. Örgütlenme esasına göre ilk model olan 'meslek sendikacılığı', zanaatkâr loncalarının bir uzantısı olarak belirli bir mesleği icra edenlerin kurduğu yapılardır. Fabrika sisteminin yaygınlaşmasıyla zanaatkârlar fabrika işçisine dönüşmüş ve bu model yerini diğer modellere bırakmaya başlamıştır. İkinci olarak Robert Owen ile 1830'larda başlayan 'genel sendikalar', vasıf, meslek veya sektör ayrımı gözetmeksizin 'herkese sendika' anlayışıyla kurulmuştur ancak yaygınlaşamamış, üst örgütlenmelere model olmuştur.
Üçüncü tür olan 'işkolu sendikacılığı', bir işkolunda çalışan tüm işçileri meslek ve işyeri farkı gözetmeksizin örgütleyen, merkeziyetçi yapısıyla homojen çalışma koşulları sağlayan bir modeldir. Almanya, İskandinav ülkeleri ve Türkiye bu sistemi benimsemiştir. Dördüncü tür olan 'işyeri sendikacılığı' ise ademi-merkeziyetçi bir yapıda olup, ABD'de olduğu gibi doğrudan bir işyerindeki çalışanları örgütler; ancak yerel çıkarların bölünmesine yol açabileceği riski taşır.
İdeolojilerine göre sendikalar ise üç grupta incelenir: Kapitalist sistemi devrim yoluyla sosyalist sisteme dönüştürmeyi amaçlayan 'Marksist (devrimci) sendikacılık', sadece üyelerin ekonomik haklarını toplu pazarlık yoluyla korumayı hedefleyen 'pragmatik (faydacı) sendikacılık' ve kapitalist sistemin aksayan yönlerini reformlar ve siyasi örgütlenme yoluyla düzeltmeyi amaçlayan 'reformist (evrimci) sendikacılık'. Ayrıca işverenler tarafından kurulan ve kontrol edilen sendikalar 'sarı sendika' olarak adlandırılmaktadır.
Sendikalar, üyelerinin haklarını korumak için altı temel işlev yerine getirir. Bunlar; işverene karşı toplu hareket ederek güç elde etmek, ücretleri artırarak ekonomik düzenleme yapmak, çalışma koşullarının belirlenmesinde işverenin tek yanlı otoritesini sınırlamak, grev ve hastalandıklarında üyelere destek sağlamak, yönetime katılım yoluyla bireysel tatmini artırmak ve siyasi partileri etkileyerek sosyal değişimi sağlamaktır. Amaçları ise ekonomik, sosyo-politik ve kurumsal olmak üzere üç ana grupta toplanır.
Sendikaların ekonomik amaçlarını açıklayan dört önemli model bulunmaktadır. Dunlop'un Ekonomik Modeli, sendikaları firma teorisine benzer şekilde maksimizasyon ilkesiyle ele alır; sendikalar ya toplam ücretlerin, ya toplam gelirin ya da üye sayısının maksimizasyonunu hedefler. Pazarlık Modeli, hem ücretlerin hem istihdamın toplu pazarlıkla belirlendiğini, etkin anlaşma doğrusu üzerinde tarafların faydasını artıracak çözümlerin olduğunu savunur.
Orta Kıdemli Seçmen Modeli, sendika politikalarının işten çıkarılma tehdidi en az olan yüksek kıdemli işçiler ile düşük kıdemli işçilerin dengesi olan orta kıdemli üyelerin tercihlerine göre şekillendiğini öne sürer. Ross'un Politik Modeli ise sendikaları ekonomik değil politik kurumlar olarak görür; liderlerin ücret politikasını belirlerken üyeler, işverenler ve devletin baskılarını dikkate aldığını, ücret-istihdam arasındaki ödünleşmeyi (trade-off) ise görmezden geldiğini savunur.
Sendika hizmetleri arz ve talebini maliyet/fayda ilişkisi belirler. Sendika hizmetleri arzı; fiyat (üyelik aidatı), maliyetler (örgütlenme, toplu pazarlık ve eğitim masrafları), sendikanın amaçları ve yasal düzenlemelerin fonksiyonudur. Hizmet talebi ise fiyat, net fayda (fayda ile maliyetin farkı), üyelerin gelir düzeyi ve bireysel tercihlerine bağlıdır. Üyeliğin faydaları arasında pazarlık gücü, eşit işe eşit ücret, iş güvencesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi yer alırken; maliyetleri arasında grev kaybı, bireyselliğin kaybı ve işverence cezalandırma korkusu bulunur.
Sendikaların ücretler üzerinde yukarıya doğru doğrudan ve dolaylı etkileri vardır. Dolaylı etkiler dört grupta incelenir: Sendikalaşma tehdidi etkisi (işverenin sendikayı önlemek için ücretleri artırması), yayılma etkisi (sendikalı sektörde işsiz kalanların sendikasız sektöre geçerek oradaki ücretleri düşürmesi), bekleme işsizliği etkisi ve ürün piyasası etkisi. İstihdam üzerindeki etkiler ise emek talep esnekliğine bağlıdır. Ürün talep esnekliği, emek maliyetinin toplam içindeki payı, ikame edilebilirliği ve diğer faktörlerin arz esnekliği emek talebini ve dolayısıyla istihdam kayıplarını belirler.
Sendikaların verimlilik, enflasyon ve gelir dağılımı üzerine de önemli etkileri mevcuttur. Verimlilikte grevler ve kısıtlayıcı kurallar olumsuz etki yaparken, yüksek ücretlerin teşvik ettiği teknoloji kullanımı ve işçi devrinin azalması olumlu etki yapar. Enflasyon açısından ücret-fiyat sarmalına yol açtığı (maliyet enflasyonu) veya parasal genişlemenin sonucu olduğu yönünde tartışmalar vardır. Gelir dağılımında ise milli gelirde ücretlilerin payını artırma amacı güttüğü ancak genellikle sendikasızlara kıyasla nispi avantaj sağladığı görülmektedir.
Türkiye'de sendikacılık, tarım ekonomisinin ağırlığı, sanayileşmenin gecikmesi ve demokratik geleneklerin geç oluşması nedeniyle batı ülkelerine göre daha geç gelişmiştir. Osmanlı döneminde Ahi birlikleri ve loncalar etkili olmuş, ilk işçi örgütlenmesi 1871'de kurulan Osmanlı Ameleperver Cemiyeti ve 1872 tersane işçileri grevidir. II. Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük ortamı işçi hareketlerini artırmış ancak 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu ile grevler ve sendikal faaliyetler yasaklanmıştır.
Cumhuriyet döneminde 1936'da ilk İş Kanunu çıkarılmış, 1946'da çok partili hayata geçişle birlikte 1947'de ilk Sendikalar Kanunu kabul edilmiştir. 1960'lı yıllar (özellikle 1963 tarihli 274 ve 275 sayılı kanunlar) Türk sendikacılığının altın çağı olmuştur. Konfederasyonlar sırasıyla kurulmuştur: Türk-İş (1952), DİSK (1967), MİSK (1970) ve Hak-İş (1976). İşveren kanadında ise 1958'de MESS kurulmuş, 1962'de TİSK adını almıştır. 12 Eylül 1980 darbesi sendikal hareketi kesintiye uğratmış, 1982 Anayasası ve 1983 tarihli 2821-2822 sayılı kanunlarla yeni bir dönem başlamıştır.
Günümüzde sendikacılık 2012 tarihli 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile yürütülmektedir. Bu yasa ile noter zorunluluğu kaldırılmış, e-Devlet üzerinden üyelik sistemi getirilmiş, işkolu barajı %3'e düşürülmüş, işkolu sayısı 20 olarak belirlenmiş ve çerçeve sözleşme ile grup toplu iş sözleşmesi gibi yeni hukuki kurumlar ihdas edilmiştir. Türkiye'de sendikalaşma oranları gelişmiş ülkelere (İzlanda, İsveç vb.) kıyasla oldukça düşük seviyelerdedir.