Sesli Özet
← Ünite 9

Ünite 9: Emek Mobilitesi — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Metni oku

İşgücü piyasası, ücretlerin ve istihdamın arz ve talep güçlerine bağlı olarak iş sözleşmeleri yoluyla belirlendiği sanal ya da gerçek bir buluşma noktasıdır. Bu piyasanın arz tarafında çalışmak isteyen bireyler (iş arayanlar), talep tarafında ise üretimi gerçekleştirmek için işgücüne ihtiyaç duyan işverenler yer alır. Emek piyasasının en temel özelliklerinden biri, sürekli bir hareketlilik barındırmasıdır. Bu hareketlilik, emeğin iş kolları veya coğrafi bölgeler düzeyindeki akışkanlığı olarak tanımlanır. Emek mobilitesi (hareketliliği), bireylerin yaşamları boyunca daha iyi gelir elde etmek, kabiliyetlerine en uygun işi bulmak ve en yüksek verimliliği sağlamak amacıyla iş, meslek veya yer değiştirmesini ifade eder. İşverenler de işletmelerinin maksimum verimlilikle çalışabilmesi için en elverişli elemanları seçmeye çalışır. Bu karşılıklı arayış süreci, emek arzının iktisadi bünyenin dinamizmine uyum sağlamasını ve işgücünün optimum dağılımını gerçekleştirir. Tam rekabet piyasası koşullarında emek mobilitesi, işçilerin ücret farklılıkları ve çalışma şartlarından faydalanabilmek için farklı piyasalara tam bir özgürlükle geçiş yapabilmesini gerektirir. Buna karşın, otoriter ve kollektivist rejimlerde emek mobilitesi piyasa kurallarına göre değil, devletin planlama organları ve iş bulma kurumları aracılığıyla zorunlu (cebri) olarak düzenlenir. Ancak her iki sistemde de iktisadi gelişmenin gerekleri için bir miktar hareketliliğe ihtiyaç duyulur. Mobilite kavramı en genel anlamda coğrafi, ekonomik ve sosyal mobilite olmak üzere üçe ayrılır. Fiziki konum değişikliği coğrafi mobilitenin, sınıf sistemindeki geçişler ekonomik mobilitenin, toplumsal saygınlık ölçütlerine göre konum değişimi ise sosyal mobilitenin varlığına işaret eder. Emek mobilitesi ise bu üç unsuru da bünyesinde barındıran dinamik bir süreçtir. İşgücünün piyasadaki dalgalanışları ve hareketliliği kapsamı itibariyle iki ana düzeyde incelenir. Konu mikro seviyede ele alınıp bir işyerindeki işçi giriş ve çıkış hareketleri incelenirse buna 'işçi devri' denir. Makro tahlile tabi tutulup işgücünün genel olarak yer ve mekan değiştirmesi incelendiğinde ise 'emek mobilitesi' adı verilir. Emek mobilitesi temel olarak mesleki mobilite ve coğrafi mobilite olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı bölgede emek hareketliliği, bireyin yaşadığı coğrafi alanı değiştirmeden gerçekleştirdiği hareketleri kapsar. Bunun ilk türü 'sadece işyeri değişimi'dir; burada meslekte veya bölgede bir değişiklik yoktur, birey sadece çalıştığı firmayı değiştirir. İkinci tür ise 'aynı yerleşim bölgesinde meslek değişimi'dir. Çalışanın kalifikasyonunu artırarak bir üretim işçiliğinden denetleyiciliğe terfi etmesi veya ambar işçiliğinden borsa acenteliğine geçmesi buna örnek olarak verilebilir. Bölgeler arasında (coğrafi) emek hareketliliği, işgücünün bir şehir, bölge veya ülkeden bir diğerine göç etmesini ifade eder. Bu durum da kendi içinde ikiye ayrılır. Birincisi 'aynı meslekte coğrafi emek hareketliliği'dir; çalışan mesleğini değiştirmeden sadece coğrafi konumunu değiştirir (örneğin bir öğretmenin başka şehre tayin olması). İkincisi ise 'hem mesleki hem de coğrafi değişim'dir; tarım işçisinin şehre göç ederek inşaat sektöründe çalışmaya başlaması gibi hem işin hem de bölgenin değiştiği bu tür, çalışan açısından en zor olanıdır. Mesleki hareketliliğin esnekleştirilmesi, belirli endüstrilerdeki işgücü arzını artırarak ücret dengelenmesini sağlar ve yeni filizlenen endüstrilerin büyümesine olanak tanır. Coğrafi hareketlilik ise kırdan kente göç veya gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere göç şeklinde gerçekleşir ve devletlerin güvenlik, sınır kontrolü ve göçmen politikalarıyla yakından ilişkilidir. Göç olgusu; ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve psikolojik nedenlerle ortaya çıkan karmaşık bir süreçtir. Göçü bütün yönleriyle açıklayan tek bir genel teori bulunmamaktadır; bunun yerine göçü bireysel ve toplumsal ölçeklerde açıklayan çeşitli teoriler geliştirilmiştir. Bunların başında neoklasik göç teorileri ile yeni ekonomi kuramı gelmektedir. Neoklasik ekonominin makro göç kuramı, göçlerin temel nedeninin ülkeler arasındaki ücret ve istihdam koşullarının coğrafi farklılığından kaynaklandığını savunur. Emek fazlası ve düşük ücretli ülkelerden sermaye zengini ve yüksek ücretli ülkelere doğru bir demografik hareket gerçekleşir. Bu süreç, zamanla ülkeler arası ücret farklarının azalmasıyla dengelenir ve göç yavaşlar. Neoklasik ekonominin mikro göç kuramı (Todaro ve Borjas), bireyleri rasyonel aktörler olarak ele alır. Bireyler, göçün maliyetleri ile beklenen gelecekteki faydalarını (beşeri sermaye yatırımı mantığıyla) karşılaştırarak net kazancın pozitif olduğu durumlarda gönüllü olarak göç kararı alırlar. Bu mikro yaklaşım; Fayda-Maliyet Yaklaşımı, İtici-Çekici Güçler Yaklaşımı ve Seçkinlik Yaklaşımı olmak üzere üç alt başlıkta incelenir. Yeni ekonomi kuramı (Stark) ise neoklasik yaklaşımın sadece bireyi temel almasına karşı çıkarak göç kararının kolektif bir aile veya hanehalkı stratejisi olduğunu savunur. Aileler sadece gelirlerini maksimize etmekle kalmaz, aynı zamanda yerel piyasa başarısızlıklarından ve risklerden (işsizlik, göreli yoksulluk) kaçınmak için işgüçlerini farklı coğrafyalara dağıtarak bir portföy yatırımı gerçekleştirirler. Emeğin göç etme kararını ve hareketliliğini etkileyen faktörler son derece çeşitlidir. Bunların başında yaş faktörü gelir. Göç eden nüfus genellikle gençlerden oluşur; çünkü genç bireyler göç yatırımından yararlanmak için daha uzun çalışma süresine sahiptir ve risk alma eğilimleri daha yüksektir. Yaş ilerledikçe psikolojik maliyetler artar ve yerleşik düzeni bozma isteği azalır. Medeni durum ve aile büyüklüğü göçü kısıtlayan ya da yönlendiren unsurlardır. Araştırmalar bekârların evlilere, çocuksuzların çocuklu ailelere kıyasla daha fazla göç etme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Aile büyüklüğü ve okul çağındaki çocukların varlığı, göçün hem parasal hem de psikolojik maliyetini artırarak hareketliliği düşürür. Eşlerin her ikisinin de çalışması durumunda göç kararı tek kişiye göre daha karmaşık hale gelir. Eğitim seviyesi ile göç etme ihtimali arasında güçlü bir pozitif ilişki vardır. Eğitim düzeyi yükseldikçe bireyin mekâna bağlılığı azalır, bilgiye erişimi ve iş bulma alternatifleri artar. En yüksek mobilitede profesyoneller ve yüksek eğitimli kesim yer alır. Yüksek nitelikli emeğin göç etmesi 'beyin göçü' olarak adlandırılır. Uzaklık, işsizlik oranları ve siyasal-sosyal gelişmeler diğer kritik belirleyicilerdir. Mesafe arttıkça göçün parasal ve psikolojik maliyeti yükseldiği için yakın bölgelere göç her zaman daha çok tercih edilir. Bölgesel işsizlik farkları ve yüksek işsizlik oranları 'itici' bir güç olarak göçü tetikler. Savaşlar, baskıcı rejimler, etnik çatışmalar ve siyasi istikrarsızlıklar da kitlesel göçlerin temel müsebbipleridir. Emek göçü; göç veren ve göç alan ülkeler açısından ekonomik, sosyal ve demografik düzeyde çok önemli pozitif ve negatif dışsallıklar (sonuçlar) doğurur. Göç veren ülke açısından en önemli olumlu etki, yaygın işsizlik baskısının hafiflemesi ve yurtdışındaki işçilerin gönderdiği dövizlerin (worker's remittances) ödemeler dengesindeki açıkları kapatarak tasarruf ve yatırımları artırmasıdır. Ayrıca göçmenler döndüklerinde bilgi, görgü, teknik ve girişimcilik kazandırtırlar. Buna karşın göç veren ülkeler açısından bazı olumsuz sonuçlar da ortaya çıkar. Nüfusun en dinamik ve aktif kesiminin gitmesi demografik yapıyı olumsuz etkiler. Kalifiye ve nitelikli işgücünün (beyin göçü) göç etmesi, geride kalan ülkede üretim darboğazlarına, mal ve hizmet üretiminde aksamalara yol açar. Ayrıca gönderilen dövizlerin enflasyonist baskı yaratması ve hükümetlerin uzun vadeli yapısal çözümleri ertelemesine neden olması riskleri de mevcuttur. Göç alan (hedef) ülkeler açısından emek göçü, yetişme maliyetine katlanılmadan hazır işgücü elde edilmesini sağlar. Özellikle nüfusu yaşlanan gelişmiş ülkeler için genç nüfus kaynağı oluşturur, işgücü açıklarını kapatır ve ücretlerin aşırı yükselmesini önleyerek üretim maliyetlerini düşürür, böylece uluslararası rekabet gücünü artırır. Hedef ülkeler için göçün olumsuz yanları ise artan nüfusa bağlı olarak konut, okul, hastane gibi sosyal altyapı yatırımlarına talebin artması ve yabancı işçi yoğunluğunun getirdiği toplumsal, kültürel uyumsuzluk ve entegrasyon sorunlarıdır. Türkiye'de göç olgusu, 1950'li yıllardan sonra çok partili hayata geçiş, sanayileşme ve tarımda makineleşmeyle birlikte büyük bir ivme kazanmıştır. Kırsal kesimde toprağın parçalanması, işsizlik ve gizli işsizlik gibi itici faktörler ile büyük kentlerin sunduğu iş ve yaşam olanakları (çekici faktörler), köyden kente ve doğudan batıya doğru büyük iç göç dalgaları yaratmıştır. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropoller öncelikli çekim merkezleri olmuştur. Türkiye'deki iç göç hareketleri dönemlere ayrılmaktadır: 1950-1960 dönemi kırsal dönüşüm ve ilk büyük kent akınlarını, 1960-1980 dönemi kentsel alanların yetersizliği ve gecekondulaşmayı, 1980 sonrası dönem ise iletişim teknolojileri, modernleşme ve kentler arası göç hareketlerinin yoğunlaşmasını kapsar. İç göç edenlerin çoğunluğunu genç, iş arayan ve dinamik nüfus oluşturmaktadır. Dış göç bağlamında Türkiye, 1961 yılında Alman işçi alımı anlaşmasıyla birlikte dünya işgücü pazarında önemli bir 'göç veren' ülke konumuna gelmiştir. Başlangıçta Batı Avrupa'ya (özellikle Almanya'ya) yönelik bu akım, 1970'lerde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerine, 1980'lerin sonundan itibaren ise Bağımsız Devletler Topluluğu ve Rusya'ya yönelmiştir. İlk yıllarda gönderilen işçiler genellikle vasıfsız adale gücü iken, zamanla nitelikli işçi ve beyin göçü öne çıkmıştır. 1980'lerden itibaren Türkiye yalnızca göç veren değil, aynı zamanda çevre ülkelerden ekonomik ve siyasal nedenlerle önemli oranda göç alan bir konuma gelmiştir. Yurtdışındaki Türk vatandaşları ve girişimciler ev sahibi ülkelerde hem ekonomik bir güç (milyarlarca euroluk GSYİH katkısı ve on binlerce işletme) oluşturmuş hem de Türkiye ekonomisine döviz girdisi sağlayarak kritik bir köprü işlevi görmüştür.