Turizm ve Kültür İlişkisi. Küreselleşme ve turizm ilişkisinin yarattığı ikilemlere, çıkar çatışmalarına ve sorunlara son verecek yaklaşımları analiz etmek için güç ilişkileri son derece işlevsel bir analitik çerçeve sunmaktadır. Farklı aktörler arasındaki uzlaşma veya çatışma ilişkilerinin belirlenmesine dayalı olan güç ilişkilerini; hegemonya, ideoloji ve söylem kavramlarıyla açıklamak mümkündür. Hegemonya, güçlü grupların güçsüz gruplar üzerinde hâkimiyet kurması anlamına gelmekte olup hem ulusal politik yapılanmada hem de uluslararası sistem içinde etkin bir şekilde kullanılmaktadır. İdeoloji, güç ilişkileri çerçevesinde belli bir çıkar grubunun düşüncelerinin temsilini ifade ederken; söylem ise belli bir amaca yönelik olarak belli bir grubun düşüncelerinin temsilidir. Turizm özelinde bu durumun somut örnekleri sürdürülebilirlik, konukseverlik, milliyetçilik ya da yabancı düşmanlığı gibi temalar etrafında oluşturulan anlatımlarda kendisini gösterir. Güç ilişkileri turizm özelinde değerlendirildiğinde, merkez ülkeler ve bu ülkelerden kaynaklanan çok uluslu turizm şirketleri sektörde hegemonya konumundaki temel aktörlerdir. Çok uluslu şirketlerin yatırımları, tur operatörlerinin paket turları ve hava yollarının uçuş noktaları küresel turist hareketlerinin yönünü doğrudan belirlemektedir. Örneğin, British Airways'in uçuş noktaları dünyada hangi destinasyonların öne çıkacağını belirleme gücüne sahipken, Uganda Havayolları için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Benzer şekilde, sürdürülebilirlik ilkesi de hegemonyanın çevre ülkelerdeki turizm gelişimine yön vermek amacıyla kullandığı bir ideoloji haline gelebilmektedir. Sürdürülebilirlik düşüncesi yerel halkların yararına görünse de altyapısı ve standartları merkez ülkeler tarafından geliştirilip çevre ülkelere dayatıldığı için küresel eşitsizliğe çözüm olmaktan ziyade hegemonyanın bir aracına dönüşmektedir. Bu noktada devletin görevi, küresel ve yerel arasındaki ideoloji ve söylem farklarını uzlaştıracak tarafsız bir arabulucu olarak dengeyi sağlamaktır. Lash ve Urry (1987), kapitalizmin tarihsel süreçte liberal, örgütlü ve örgütsüz olmak üzere üç temel aşamadan geçtiğini öne sürmüşlerdir. Bu aşamaların her birine seyahat ve turizmin belirli bir hâkim konfigürasyonu eşlik etmektedir. Kapitalizm öncesi toplumlar açık ve ticarileşmiş bir konukseverlik karışımı içerirken, liberal kapitalizm özellikle demiryoluna bağlı ve çok daha fazla ticarileşmiş bir seyahat örüntüsünü beraberinde getirmiştir. Ondokuzuncu yüzyılın sonunda Londra'da inşa edilen büyük oteller, parası olan herkese açık, varlıklı kesimin görüleceği ve görüneceği kamusal alanlar haline gelmiştir. Örgütlü kapitalizm döneminde ise örgütlü kitle turizmi baskın hale gelmiştir. Buna karşılık, örgütsüzleşmiş kapitalizm aşaması maddi olmayan üretimin, özellikle de imajların egemenliğini gerektirir. Örgütsüzleşmiş kapitalizm; kültürün, tüketimin, küreselin, yerelin ve çevre kaygısının egemenliğini gerektirirken, aynı zamanda tüm bu unsurlar çağdaş seyahat ve konukseverliği de nitelendirmektedir. Bu aşama, özgüllüğünün dağılması nedeniyle turizmin çağdaş toplumsal ve kültürel yaşantıyı tamamen ele geçirip organize ettiği "turizmin sonu" dönemi olarak adlandırılır. Bu yeni dönemde insanlar zamanlarının çoğunda ya gerçekten devinen ya da çoklu göstergeler ve elektronik imajların akışkanlığı aracılığıyla simüle edilmiş devinimi yaşayan turistlere dönüşmüşlerdir. İmaj satın almak olağanüstü yaygınlaşmış ve görsel tüketim turizme özgü pratiklerin sınırlarını aşarak toplumsal yaşamın tüm yönlerini estetikleştirmiştir. Kanada'daki West Edmonton Alışveriş Merkezi gibi devasa kompleksler, tek bir çatı altında Disneyland'ı, Malibu Beach'i ve yapay denizaltı göllerini sunarak bu simüle edilmiş tüketim dünyasının ve post-Fordist turizm anlayışının paradigmatik bir örneğini oluşturmaktadır. Çevre, insan yaşamının varoluş koşullarını belirleyen doğal ve yapay öğelerin bütününden oluşur. Fiziksel, biyolojik ve sosyal kategorilerden oluşan çevre, insanlığın varoluşundan beri sürekli olarak insan faaliyetlerinin etkisi altında kalmıştır. İlkel ve tarımcı toplumlarda insanın doğa üzerindeki müdahalesi son derece sınırlı kalmışken, modern endüstri çağında insan refahını artırmak amacıyla doğanın ve doğal kaynakların sınırsızca sömürülmesi zorunlu bir süreç gibi sunulmuştur. Bu durum, insan ürünü olan ikincil doğa ile kendiliğinden var olan birincil doğa arasında yıkıcı bir rekabet ve kriz ortaya çıkarmıştır. Doğanın aşırı kullanımı ve sömürülmesi sonucunda hava ve su kirliliği, küresel iklim değişikliği, kuraklıklar, sel baskınları ve aşırı hava dalgalanmaları gibi ciddi çevre sorunları baş göstermiştir. Bu sorunlar, aydınlanma düşüncesinin bir sonucu olarak insanın doğaya bakış açısının araçsallaşması, sanayileşme, kentleşme ve hızlı nüfus artışından kaynaklanmaktadır. Endüstriyel toplumda doğaya yabancılaşan insanoğlu, 1950'ler ile 1970'ler arasında bu tahribatın zirveye ulaşmasıyla birlikte, doğaya geri dönüş arayışına girmiştir. Turizm ve eko-turizm, bu bozulan ilişkileri yeniden kurma çabasının somut birer göstergesidir. Turizm, diğer ekonomik sektörlere kıyasla doğal kaynakları en yoğun kullanan sektördür. Turizm ile çevre arasındaki ilişki çift boyutludur: Bir yandan çevresel kaynaklar turizm ürünü için kritik girdileri sağlarken, diğer yandan turizm faaliyetlerinin üretim süreci çevre üzerinde kaçınılmaz negatif etkiler ve tüketim baskısı yaratır. Turizmin temelini oluşturan çevre; doğal çevre, sosyo-kültürel çevre ve kentsel (yapay) çevre olmak üzere üç boyuttan oluşur. Turizmin plansız ve kütlesel gelişimi, kıyı şeritlerinin estetik tahribatına, kanalizasyon ve çöp sorunlarına, su kaynaklarının tükenmesine ve tarihi sit alanlarının zarar görmesine yol açarak kendi bindiği dalı kesmektedir. Turizmin ortaya çıkışından itibaren, turistik bir yörenin doğal çevreyle olan ilişkileri belirli gelişim aşamalarından geçer. Turistik yerlerin gelişmişlik düzeyleri ve konumlarının tanımlanabilmesi için yaşam döngüsünün konumu ve turistik yerin konumu kriterleri göz önünde bulundurulmalıdır. Turizm yaşam döngüsü modeli; bir destinasyonun zaman içerisindeki gelişimini başlangıç, gelişme, olgunluk, azalma (gerileme) veya yeniden canlanma aşamalarıyla açıklar. Bu model, turistik alanların sürdürülebilir yönetimi için hayati bir analitik araç sunmaktadır. Modelin aşamaları kategoriler halinde incelendiğinde; A Kategorisi, turizmin ortaya çıkışından sonraki ilk gelişim aşamasını temsil eder. Bu aşamada doğal kaynaklar yoğun şekilde kullanılsa da yöre kaynaklar açısından henüz oldukça zengindir. B Kategorisi, turizmin olgunluk aşamasına ulaştığı ve kaynak kullanımının en üst sınıra dayandığı dönemi ifade eder. C Kategorisi ise en üst gelişim aşamasından sonra başlayan kısmi gerilemeyi gösterir ve destinasyon için en kritik dönüm noktasıdır. Bu aşamada gerekli önlemler alınmazsa destinasyon D Kategorisi olan ciddi bir gerileme ve yok oluş sürecine girer. Eğer C kategorisinde doğru planlama, çevre yönetimi ve sürdürülebilirlik ilkeleri doğrultusunda radikal önlemler alınırsa, destinasyon E Kategorisine yani yeniden canlanma ve yükseliş aşamasına geçer. Turizm yaşam döngüsünde olumlu yönde çıkışın tek yolu, doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde yeniden üretilmesini sağlamak ve mevcut turizm yapısını doğal çevreye duyarlı, taşıma kapasitesine saygılı bir modele dönüştürmektir. Aksi takdirde, aşırı yapılaşma ve çevre kirliliği destinasyonun rekabet gücünü tamamen yok edecektir. 1980'li ve 1990'lı yıllar boyunca artan çevresel baskılar, turizm endüstrisini üretim süreçlerini denetleyecek ve kontrol edecek çevre yönetim sistemleri (ÇYS) kurmaya yöneltmiştir. Çevre yönetimi; çevresel etkilerin tespiti, sürdürülebilirlik, kaynak yönetimi ve kirlilik kontrolü gibi süreçleri kapsayan bütünsel bir sistemdir. Başarılı bir çevre yönetimi programı küresel, ulusal, endüstriyel ve yerel düzeydeki eylemlerle uyumlu hiyerarşik bir yapıya sahip olmalıdır. ÇYS standartları British Standart BS 7750 ve ISO 14000/9000 standartlarına uygun olarak yapılandırılmaktadır. Turizm işletmelerinde kurulan çevre yönetim sistemlerinin en kritik alt bileşenlerinden ilki su yönetimidir. Otellerde suyun sağlanması, tüketimi ve kalitesinin artırılması hem maliyetlerin düşürülmesi hem de sağlık risklerinin önlenmesi açısından hayati önem taşır. Su kalitesini artırmak için filtrasyon ve biyolojik oksidasyon gibi ıslah yöntemleri kullanılırken, düşük kaliteli suların tuvalet sifonlarında ve bahçe sulamasında çift hatlı sistemlerle yeniden kullanımı sağlanmalıdır. İkinci önemli alt sistem olan enerji yönetimi ise otellerin yüksek enerji tüketimini konforu azaltmadan düşürmeyi hedefler. Enerji tüketiminin izlenmesi için alt birimlere özel sayaçlar kurulması ve enerji yönetim programlarının uygulanması gerekmektedir. Üçüncü temel bileşen olan katı atık ve atık yönetimi, atıkların kaynağında azaltılması, yeniden kullanımı, geri dönüşümü ve en son çare olarak uygun şekilde bertaraf edilmesini içeren bir hiyerarşiye dayanır. Satın alma politikalarının çevreye duyarlı hale getirilmesi, yerel ürünlerin tercih edilmesi, paketlemenin en aza indirilmesi ve tek kullanımlık ürünlerden kaçınılması atık yönetiminin başarısını doğrudan belirler. Ayrıca, turizm faaliyetlerinin yol açtığı gürültü kirliliğinin yönetimi de hem turist memnuniyeti hem de çevre sağlığı açısından bu sistemlerin ayrılmaz bir parçasıdır.