Aydınlanma ve İlerleme İdeası: Kant ve Herder. Aydınlanma dönemi düşünürleri, özellikle doğabilimlerindeki (Newton fiziksel yasaları) büyük başarıların etkisiyle, tarihte de olayları birbirine bağlayan evrensel ve deneysel yasalar bulunabileceğini savunmuşlardır. Bu bağlamda Voltaire, tarihte olayların arkasındaki gizli yasayı keşfetmeye çalışmış, tarihin son nedenlerle değil deneysel nedenlerle açıklanması gerektiğini belirtmiştir. Ona göre tarih, insan zihninin (esprit) ve düşüncenin gelişme tarihidir; barbarca bir köylülükten günümüze geçişte dünyayı dönüştüren asıl güç düşüncedeki değişimlerdir. Voltaire, savaşların ve dinlerin hümanitenin ilerlemesinin önündeki en büyük engeller olduğunu, bunların önyargılarla birlikte ortadan kaldırılmasıyla dünyanın daha hızlı ilerleyeceğini savunmuştur. Ayrıca tarihe insan aklının egemen olmaması durumunda şansın ve rastlantının egemen olacağını, bunun da ilerleme düşüncesini zedeleyeceğini öne sürmüştür. Fransız Aydınlanma düşünürleri Turgot ve Condorcet, insanın yetkinleşebileceğini ve sürekli ilerleyebileceğini savunarak bilim ile aklı tarihteki ilerlemenin temel motoru olarak görmüşlerdir. Condorcet, insanın mükemmelleşebilen bir varlık olduğunu ve ilerlemenin sınırlarının olmadığını ('ilerlemenin sınırları ilerlemenin kendisidir') vurgulamıştır. *İnsan Tininin İlerlemeleri Üzerine Bir Tablo Taslağı* adlı yapıtında uygarlık tarihini on döneme ayıran Condorcet, onuncu dönemin gelecekte olduğunu belirtmiştir. Ona göre tarih dönemleri siyasi değişikliklere değil, bilgideki ilerlemelere göre belirlenir ve 'uygarlığın tarihi Aydınlanmanın tarihidir'. Toplum fenomenlerinin genel yasaları geçmiş tarihten türetilebilirse, gelecekteki olguları önceden görmek de mümkün hale gelecektir. Rousseau ise Aydınlanma'nın kültür, akıl ve ilerleme anlayışına kökten karşı çıkmıştır. Doğa durumunda mülkiyet ve devlet olmadığını, dolayısıyla insanların o dönemde gerçekten özgür ve eşit olduğunu belirten Rousseau'ya göre insanlığın mutlu olacağı altın çağ gelecekte değil, çok uzaklardaki geçmiştedir. Ona göre tarihin gidişi bir yükselme değil, eşitsizliğin artmasıyla sonuçlanan bir gerileme ve alçalma sürecidir. Sanat ve bilimlerdeki ilerlemenin insanlığın moral olarak ilerlemesini sağlayacağı fikrini reddeden Rousseau, aklın tarihteki ilerleyişini 'bir hastalığın tarihi gibi' okuyabileceğimizi ifade etmiştir. Aydınlanma düşüncesi ise tarihi yalnızca akla uygun gelişme süreçlerinin tarihi olarak görmüş, akıl dışı süreçleri tarih öncesi saymıştır. Immanuel Kant, Aydınlanma'yı 'insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulması' olarak tanımlamış ve bu süreçte insanın kendi aklına güvenmesi gerektiğini belirterek ünlü 'Aklını kendi kullanma cesaretini göster' (Sapere aude!) sloganını ortaya atmıştır. Kant'a göre tarih, insanın amaçlı eylemleri ve özgür istençleri alanıdır. Tarihe genel bir doğa planına göre gelişen bir süreçmiş gibi bakılmalıdır; aksi takdirde tarih, kör rastlantının egemen olduğu anlamsız bir süreç olarak görünür. Tarihte böyle evrensel bir yasa veya doğa planı olduğu bilimsel olarak kanıtlanamasa da, tarihe sanki böyle bir plana göre işliyormuş gibi bakmak hem olanaklı hem yararlı hem de zorunludur. Kant, tek tek bireylerin eylemleri karmakarışık ve düzensiz görünse de, insan türünün bütünü ele alındığında bir ilerleme keşfedilebileceğini söyler. İnsanlar ve uluslar kendi amaçlarını güderlerken farkında olmadan doğanın seçtiği bir yöne doğru ilerlerler ve 'doğanın bilmedikleri hedefine doğru' yol alırlar. Doğal yeteneklerin hepsi tek bir insanın ömrüne sığamayacak kadar uzun bir gelişim süreci gerektirdiğinden, aklın ve yeteneklerin gelişimi bireylerde değil ancak insan türünde kendini gösterir. Doğa düzenini parçaları bakımından ereğe uygun ama bütün olarak erekten yoksun kabul etmek akla uygun olmayacağından, insan türünün bütün tarihi doğanın gizli bir planının gerçekleştirilmesi olarak görülebilir. Kant'a göre doğanın bu gizli planı ve en üstün amacı, insanlığın bütün doğal yeteneklerinin gelişebilmesini sağlayacak olan 'dünya yurttaşlığı düzeni'dir. Filozoflar için tarihe anlamlı bakış yolu, insan eylemlerinin anlamsız gidişinin ardında doğanın bir amacını bulmaya çalışmaktır. Tarihçi, tarihte genel bir doğa planı bulunduğunu söylediğinde, gerçekte bilinçli plan yapan aşkın bir akıldan ziyade, tarihin sanki böyle bir akıl varmış gibi işlediğini ifade etmek istemektedir. Bu bakış açısı, felsefi bir tarih yazımının ve tarih felsefesinin olanaklı olabilmesinin temel koşulunu oluşturur. Johann Gottfried Herder, *İnsanlık Tarihi Felsefesi Üzerine Düşünceler* adlı yapıtıyla 19. yüzyılın tarih felsefelerini ve Alman Tarih Okulu'nu derinlemesine etkilemiştir. Kant gibi tarihe dışarıdan soyut bir ölçüt getirmeyen Herder, doğrudan tarihin kendisine bakar; tarihin birliğini ve anlamını yine tarihin içinden çıkarır. Herder, doğa dünyası ile tarih dünyasını birbirinden keskin bir şekilde ayırmaz; bu ikisini bir bütün olarak görerek tarihin yasalarının aslında doğanın daha yüksek dereceden yasaları olduğunu savunur. Çağının egemen olan 'bütün çağlarda tekrar eden evrensel insan aklı' anlayışına ve Aydınlanma'nın soyut ilerleme tasarımına karşı çıkmıştır. Herder, evrende en basit yaşamdan en karmaşık yaşama ve nihayetinde insana doğru evrimci bir gelişme olduğunu belirtir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel yapısal özellik dik yürümesidir; bu sayede aklı gelişmiş, dili kullanmaya başlamış, sanat, bilim ve kültür dünyasını kurarak yeryüzünün efendisi olmuştur. Herder'in felsefesinin merkezinde yer alan 'hümanite' (Humanität) kavramı, hem doğanın hem de tarihin en son ereğidir. Hümanite, insanı öteki yaratıklardan ayıran çizgilerin bütünüdür. İnsanlar 'kör makinalar' değildir; insanın doğasında içkin olan bir amacı vardır ve insan türünün kaderi bu amaç doğrultusunda bizzat insan tarafından belirlenir. Herder'e göre tarihte iyi olan ne başarıldıysa hümanite kazançlı çıkmış, ne suç işlendiyse hümaniteye karşı yapılmıştır. Tarih iç içe geçmiş aşamaların bir oluşudur ve her çağ bir sonraki çağı hazırlamak üzere doğa tarafından tasarlanmıştır. Çağlar organik olarak birbirine bağlıdır ve 'Bir gün başka bir günü öğretir, bir çağ başka bir çağı kurar'. Zamanın akışına bağlı bu süreçte insan yetenekleri gelişir ve bu gelişim özünde bir ilerlemedir. Herder'in bu teleolojik ve hümanite merkezli tarih anlayışı, kendisinden sonra Hegel'in tarih metafiziğini doğrudan etkilemiştir. 19. yüzyılda ortaya çıkan Alman İdealizmi (Fichte, Schelling, Hegel), akıl, ilerleme ve gelişme kavramlarını tarihsel oluşu açıklamak için kullanmış ve kapsamlı metafizik sistemler kurmuştur. Bu dönemde 'ilerleme' kavramı, Aydınlanma'nın bir inanç veya mükemmelleşme umudu olmaktan çıkıp, genel ve mutlak olan bir hedefe, bir ereğe doğru yaklaşma anlamı kazanmıştır. Alman İdealistlerinin temel çabası, ilerlemeye duyulan inancı akıl temeline oturtmak ve ilerlemenin ilke ve yasalarını ortaya koymaktır. Kant'ın fenomen ile noumen arasındaki ayrımını ortadan kaldıran Alman İdealizmi, bilgi ilkelerini aynı zamanda varlık ilkeleri olarak ele almıştır. Alman İdealizmi'nin akıl tasarımında akıl mutlak bir sistem olarak ele alınır; bu sistemde her bir kavram bir diğerinden mantıksal ve diyalektik olarak türetilmelidir. Gerçeklik bir bütün olarak akla indirgenir ve kavramlardaki bu mantıksal devinim gerçekliğe bir ilerleme olarak taşınır. Doğal varlık alanında bu devinim doğal süreçler olarak görünürken, tarihsel varlık alanında diyalektik bir ilerleme olarak ortaya çıkar. Hem doğa hem de tarih, akıl sisteminin başına konulan mutlak kavramın ereğine doğru devinen süreçler olarak tasarımlanır. Fichte, bilim sisteminin tek ve yalın bir temel ilkeden hareketle zorunlu olarak türetilmesi gerektiğini savunmuştur. Fichte'nin bu katı sistematik akıl anlayışı, bilginin tek bir ilkeden türetilmesi ve bütün gerçekliğin tek bir ilkeye indirgenmesi fikrini doğurmuştur. Alman İdealizmi'nin gerçeğe yüklediği diyalektik ve mantıksal zorunluluk bağı, tarihin çağları arasında zorunlu bir türeyiş ilişkisi kurarak tarih felsefesini katı bir mantıksal temele oturtma çabasının ürünüdür.