Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Toplumsal yaşamın sosyoloji adı altında bağımsız bir akademik disiplin çerçevesinde ele alınması 19. yüzyıla dayanmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde her çağda toplum ve toplumsal yaşam ile ilgili çeşitli düşünceler üretilmiş olsa da, modern anlamda sosyolojinin doğuşu bu dönemin çalkantılı siyasi ve toplumsal olaylarıyla yakından ilgilidir. Özellikle Fransız Devrimi öncesinde ve sonrasında yaşanan son derece istikrarsız dönem, düşünürleri toplumsal düzeni yeniden kurmaya ve sorunları analiz etmeye yöneltmiştir.
Sosyolojik teorinin entelektüel dinamikleri incelendiğinde, ilk olarak Aydınlanma döneminde filizlenen düşüncelerden yola çıkan Fransız filozoflar Saint-Simon ile Auguste Comte’un bilimsel yaklaşım ve yöntemi toplumsal araştırmaya uyarlamaları dikkat çeker. Saint-Simon, modernliği endüstrileşme üzerinden okumuş; feodal veya askeri toplumlardan sanayi toplumlarına doğru bir evrimsel gelişme süreci olduğunu savunmuştur. Sanayi toplumunu tüm toplumsal sınıfların iş birliği ve uyum içinde tek bir kolektif üretici sınıf temelinde örgütlendiği sosyalist nitelikli bir aşama olarak görmüştür.
Auguste Comte ise Saint-Simon’un izinden giderek 'sosyoloji' kavramını icat etmiş ve pozitivist sosyoloji geleneğini kurmuştur. Comte, fiziksel dünyada olduğu gibi toplumsal dünyada da olayları temellendiren belirli toplumsal yasalar olduğuna inanmıştır. Doğa bilimlerinde kullanılan niceliksel bilgiye dayalı bilimsel yöntemin sosyal bilimlerde de kullanılabileceğini savunmuş, yalnızca gözlenebilen, ölçülebilen ve sınıflanabilen olguların bilimsel bir gerçekliği olduğunu öne sürmüştür.
Comte, toplumu biyolojik bir organizmadaki sisteme benzeterek sosyolojide iki farklı çalışma alanı belirlemiştir: İstikrarlı ilişkileri ve sosyal yapıyı inceleyen 'toplumsal statik' ile toplumsal değişmeyi inceleyen 'toplumsal dinamik'. Ayrıca insan düşüncesinin teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere üç temel aşamadan geçerek ilerlediğini savunduğu ünlü 'üç hâl yasası'nı geliştirmiş; sosyolojiyi bilimlerin kraliçesi ve geleceğin bilimi olarak nitelendirmiştir.
İngiltere'de ise Herbert Spencer, Comte'un çalışmalarından beslenerek evrimci toplumsal gelişme kuramını geliştirmiştir. Charles Darwin'in evrim teorisindeki ilkeleri toplumsal yaşama uyarlayan Spencer, 'doğal seleksiyon' yasasının toplumlar için de geçerli olduğunu savunmuştur. Basit homojen toplumlardan karmaşık heterojen toplumlara doğru giden bir evrimsel yol izlendiğini belirten Spencer, uyum sağlayan güçlülerin hayatta kaldığını öne sürerek devlet müdahaleciliğine ve sosyal devlet uygulamalarına karşı çıkmıştır.
Klasik dönem sosyolojinin seyrini belirleyen en önemli isimlerden biri Karl Marx'tır. Marx, tarihin materyalist açıdan kavranışı olarak tanımlanan 'tarihsel materyalizm' yaklaşımını geliştirmiştir. Toplumsal değişmede düşünce ve değerlerden çok ekonomik faktörlerin önemini vurgulayan Marx, üretici güçler ve üretim ilişkilerinden oluşan 'alt yapı' (ekonomik yapı) ile hukuk, siyaset, din ve aile gibi kurumların oluşturduğu 'üst yapı' ayrımını yapmıştır. Ekonomik alt yapının üst yapı üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu savunmuştur.
Marx, kapitalist sistemi eleştirel bir gözle incelemiş; üretim araçlarına sahip olan burjuvazi ile üretim araçlarından yoksun olan ve emek gücünü satmak zorunda kalan proletarya arasındaki sınıf çatışmasına odaklanmıştır. İşçilerin yarattığı değer ile kendilerine ödenen ücret arasındaki fark olan 'artı-değer'in kapitalistler tarafından el konulduğunu belirtmiş, çelişkilerin artmasıyla sınıfsız bir toplum aşaması olan sosyalizmin geleceğine inanmıştır.
Fransa'da Emile Durkheim ise sosyolojinin bir bilim dalı olarak sınırlarını ve yöntemini belirlemede öncü rol oynamıştır. İşlevselci bir bakış benimseyen Durkheim, toplumun bireylerden bağımsız ve onların üstünde kolektif nitelikte toplumsal olgulara sahip olduğunu savunmuştur. Toplumsal olguların fiziksel nesneler gibi ele alınması gerektiğini öne sürmüş, toplumsal düzenin sağlanmasında kolektif bilincin ve ahlaki uzlaşı kurallarının önemini vurgulamıştır.
Durkheim, toplumsal işbölümü ve uzmanlaşmaya bağlı olarak geleneksel toplumlardaki 'mekanik dayanışma'dan modern toplumlardaki 'organik dayanışma'ya geçildiğini belirtmiştir. Ayrıca intihar eyleminin bireysel değil toplumsal nedenlere (bütünleşme ve düzenleme eksikliği/fazlalığı) dayanan bir olgu olduğunu kanıtlamış; anomi (kuralsızlık) kavramını literatüre kazandırmıştır. Max Weber ise pozitivizmden farklı olarak sosyolojinin merkezine 'toplumsal eylem'i ve anlama (verstehen) yöntemini koymuştur.
Weber, toplumsal eylemleri geleneksel, duygusal, değerle ilişkili akılcı ve amaçsal akılcı olmak üzere dörde ayırmıştır. Modern toplumların en belirgin özelliğinin rasyonelleşme (akılcılaşma) olduğunu belirten Weber, bürokrasiyi yasal-ussal otoriteye dayanan en tipik örgüt modeli olarak görmüş, ancak bireylerin özerkliğini yok eden 'demir kafes' tehlikesine dikkat çekmiştir. Georg Simmel ise formal sosyoloji anlayışı, paranın felsefesi ve bireyler arasındaki etkileşim analizleriyle klasik döneme katkı sağlamıştır.
20. yüzyılda modern sosyoloji bünyesinde üç temel yaklaşım öne çıkmıştır: İşlevselcilik, Çatışmacı Yaklaşımlar/Marksizm ve Sembolik Etkileşimcilik. İşlevselcilik, Durkheim'ın görüşleri temelinde gelişmiş; Talcott Parsons ve Robert K. Merton ile yapısal-işlevselciliğe dönüşmüştür. Parsons, toplumsal sistemin hayatta kalabilmesi için uyum, amaca ulaşma, bütünleşme ve kalıp koruma gibi işlevsel ön-gereklilikleri yerine getirmesi gerektiğini savunmuş ve düzen problemini merkeze koymuştur.
Robert K. Merton ise işlevselciliğe esneklik kazandırarak 'orta-boy kuram'ı geliştirmiştir. Toplumun her zaman kusursuz bir uyum içinde olmadığını belirten Merton; açık işlev, gizli işlev ve bozuk işlev kavramlarını sosyolojiye kazandırmıştır. Örneğin yoksulluk veya suçun yapısal koşullara bir adaptasyon biçimi olduğunu ve toplumsal yapının reforme edilmesi gerektiğini savunarak çatışmacı teorilere yaklaşmıştır.
Çatışmacı yaklaşımlar içinde yer alan Batı Marksizmi (Lukács, Gramsci) ve Frankfurt Okulu (Horkheimer, Adorno, Marcuse, Habermas), geleneksel Marksizmin ekonomik alt yapı vurgusunu genişleterek kültürel, ideolojik ve siyasal üst yapılara odaklanmıştır. Gramsci 'hegemonya' kavramını geliştirirken, Frankfurt Okulu temsilcileri 'kültür endüstrisi' kavramıyla kapitalizmde kitle kültürünün bireylerin bilinçlerini nasıl manipüle ettiğini eleştirmiştir. Ralf Dahrendorf ise mülkiyet yerine 'otorite' ve güç ilişkileri üzerine kurulu bir sınıf modeli önermiştir.
Sembolik etkileşimcilik, fenomenoloji ve etnometodoloji ise mikro düzeyde bireylerin günlük yaşamdaki etkileşimlerine odaklanmıştır. George Herbert Mead ve Herbert Blumer'ın temellerini attığı sembolik etkileşimcilik, toplumun bireylerin nesnelere ve olaylara atfettikleri anlamlar sonucunda inşa edildiğini savunur. Erving Goffman dramaturji teorisiyle yaşamı tiyatroya benzetirken, Alfred Schutz fenomenolojik sosyoloji ile 'yaşam-dünyası'nı incelemiş, Harold Garfinkel ise etnometodoloji yaklaşımıyla toplumsal düzenin örtük yöntemlerle nasıl üretildiğini açığa çıkarmıştır.
Son dönemlerde sosyolojide etkili olan feminist ve postmodern yaklaşımlar, klasik ve modern sosyolojide yer alan tüm teorilere eleştirel yaklaşmaktadır. Feminizm, cinsiyetleri nedeniyle dışlanan ve baskı altına alınan kadınların maruz kaldıkları eşitsizliklere karşı verilen örgütlü mücadeleyi destekleyen bir bilgi birikimidir. 1970’lere kadar erkek egemen bir karakter taşıyan sosyolojinin kadınları ve toplumsal cinsiyet sorununu ihmal ettiğini belirten feministler, patriyarka ve toplumsal cinsiyet kavramlarıyla kadın-erkek eşitsizliğini analiz etmişlerdir.
Postmodern yaklaşım ise aydınlanma döneminde ortaya çıkan akıl, rasyonelleşme, ilerleme düşüncelerine ve bilim anlayışına karşı çıkmaktadır. Modernlik projesinin bittiğini, büyük meta-anlatıların geçerliliğini yitirdiğini savunan postmodernizm; çoğulculuğun, farklılığın ve belirsizliğin hâkim olduğu bir toplumsal yapıyı öne sürmektedir. Ancak postmodernizm de kendi içinde nihilizme varan karamsar bir çizgiye kaydığı ve meta-anlatılara karşı çıkarken kendisi de bir meta-anlatı ürettiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.