Encümen-i Şuarâ. Osmanlı İmparatorluğu'nun gelenekli dönemlerinden bu yana, sanatkar evlerinde ve devletin ileri gelenlerinin konaklarında kurulan şiir merkezli dost sohbetleri geleneksel olarak 'Encümen-i Şuarâ' adıyla anılmaktadır. Bu yapıların en son ve en büyük toplaşması, 19. asrın ortalarında Hersekli Arif Hikmet Bey'in evinde ve Leskofçalı Galib Bey'in manevi reisliğinde gerçekleşmiştir. Bu toplantılar, çağın ruhuna uygun olarak şiirin gelenekli ilkelerinin sil baştan tartışıldığı, kadim poetik değerlerin yenileşme çabalarıyla harmanlandığı özel mahfillerdir. Özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi ileride yeni Türk edebiyatının öncüsü olacak isimlerin bu encümenlerde yetişmiş ve olgunlaşmış olması, bu buluşmaların edebiyat tarihimizdeki kıymetini katbekat artırmaktadır. Tarihsel olarak bakıldığında 1839 Tanzimat Fermanı bir başlangıçtan ziyade, yaklaşık yüz elli yıldır süren bir kabuk değiştirme gayretinin vardığı son nokta olarak görülmelidir. Edebiyat, Lale Devri'nden beri Nedim'in bıraktığı yerden yavaş adımlarla ilerlemekte ve asli değerlerini kaybetmeden 19. asra eklemlenmektedir. Bu dönemde edebiyat üç ana eğilim etrafında şekillenmiştir: Mutavassıtlar (Doğu-Batı sentezi savunanlar), mücedditler (Avrupai edebiyatı doğrudan aktaranlar) ve gelenekçiler. XIX. asır şairi, yaygınlaşan bir teceddüt (yenilik) isteğiyle bu meclislerde birleşmeye başlamıştır. Dönemin 'efkâr-ı umûmiyye' yani kamuoyu kavramının edebiyattaki ilk yansımaları bu edebi mahfillerde kendini göstermiştir. Sarayın himayesindeki eski encümenlerin yerini, ricalin konaklarında yabancı dil bilen, dünyayı takip eden siyasi duruşlu münevver şairlerin yetişmesine öncülük eden yeni patronaj ilişkileri almıştır. 1861 yılının mayıs veya haziran aylarından itibaren Hersekli Arif Hikmet Bey'in Laleli Çukurçeşme'deki evinde toplanmaya başlayan grup, her salı günü bir araya gelmiştir. Ömrü bir seneyi bulmasa da bu buluşmalar Türk şiirinde kalıcı izler bırakmıştır. Buradaki mahfiller resmi bir dernek statüsünde olmayıp, uzun süreli misafirlikler ve dost meclisleri niteliğindedir. Encümenin reisi, yüksek istidadı ve şairler arasındaki itibarı ile Leskofçalı Mustafa Galib Bey'dir. Ev sahibi Hersekli Arif Hikmet Bey ise ona gereken hürmeti göstermektedir. Diğer önemli müdavimler arasında Ruznâmçeci-zâde Mehmed Lebib Efendi, Mustafa İzzet Efendi, Osman Nûreddin Şems Efendi, Koniçeli Mûsâ Kâzım Bey, İsmâil Paşa-zâde İbrahim Hakkı Bey, Manastırlı Hoca Sâlih Nâili Efendi, Abdülhamid Ziya Bey ve Namık Kemal gibi önemli şahsiyetler yer almaktadır. Bu şairleri bir araya getiren ve kaynaştıran temel etkenler arasında; hemen hepsinin soyunun veya memuriyetinin Rumeli ile ilişkili olması, aynı büro veya amir idaresinde çalışmış olmaları, aynı tarikat ve dergâhlarda buluşmaları, aynı devlet büyükleri tarafından kollanmaları ve aynı kahvehane ile meyhaneleri paylaşmaları bulunmaktadır. Tanpınar bu topluluğu 16. yüzyıl Paris'indeki 'La Pléiade' topluluğuna benzetirken, İbnülemin ise Cahiliye devri Arap panayırı olan 'Sûk-ı Ukâz'a nazire olarak değerlendirmiştir. Toplantılar 1862 yılının ortalarından itibaren şahsî sebepler, tayinler, hastalıklar ve ölümler nedeniyle yavaş yavaş dağılmıştır. Edebiyat devrinin düşünce yapısından ve siyasi arayışlarından bağımsız düşünülemez. Encümen-i Şuarâ müdavimleri de belli bir edebi norm içinde yetişmiş olmalarına rağmen, sosyal ve siyasi fikirlerini bu normun elverdiği ölçüde ifade etmişlerdir. Namık Kemal'in yirmi yıl sonraki gür sesinin altyapısı bu encümenin muhteva arayışlarında hazırlanmıştır. Geçmiş yüzyıllarda bir siluet halinde varlığını hissettiren vatan ve millet gibi kavramlar, bu dönemde yavaş yavaş netleşmeye başlamıştır. Ziya Paşa'nın terci-i bendi ve Leskofçalı Galib'in milletin ahvalini ele alan kıt'aları milli hislerin ifadesinde yol gösterici olmuştur. Galib'in divanının Namık Kemal tarafından bir üstad eseri olarak başucunda bulundurulması bunun en somut kanıtıdır. Şairler şiirlerinde Batılılaşmadan duydukları hoşnutsuzlukları, idari zaafları, rüşveti, yolsuzlukları, liyakatsizliği ve eğitim sistemindeki bozulmaları eleştirel bir dille işlemeye başlamışlardır. Bu yönüyle şiir, toplumu yönlendiren ve muhalif sesin en güçlü enstrümanı haline gelen didaktik bir özellik kazanmıştır. Şiirde sadece estetik kaygılar güdülmemiş, aynı zamanda dönemin aktüel ve toplumsal problemleri de edebi metinler üzerinden eleştirilmiştir. Memduh Fâik gibi isimlerin eserlerinde hürriyetin kısıtlanmasından duyulan rahatsızlıklar açıkça dile getirilmiştir. Encümen, yerli bir yenileşmeyi savunmuştur. Modern olmak Batı'nın Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan ithal ve taklit ürünlerine dayanırken, yeni olmak yerli köklerden beslenerek de gerçekleşebilir. Encümen, Doğu ile Batı arasında bir terkip arayan 'mutavassıt' duruşun en belirgin temsilcisidir. Şiir dilinde belli bir tek tərəfe varılamasa da, geçmişin dil tasavvurları yeniden sınanmıştır. Saf/kaba Türkçe, sade Türkçe ve Sebk-i Hindî eğilimlerinin hepsi hiçbir öncelik sırası gözetilmeksizin denenmiştir. Leskofçalı Galib, şiir dilinin gündelik dilin üstünde özel ve seçkin bir inşa olması gerektiğini savunarak, klasik şiirin olgunlaşmış ilkelerini korumayı amaçlamıştır. Form arayışlarında aruz vezni terk edilmemiş, ancak halkın ata mirası olan hece vezni de alternatif olarak denenmiştir. Manastırlı Faik'in heceyle kaside ve gazeller yazması, Ziya Paşa ve Namık Kemal'in bu yoldaki denemeleri encümenin şekilci bir bağnazlığa sahip olmadığını göstermektedir. Divan tertibinde geleneksel sıralamalar esnetilmiş, gazeller tematik sıraya konulmuş, kaside özellikli gazeller yazılmış ve kadın ağzından şiir söyleme denemeleri gerçekleştirilmiştir. Ârif Hikmet'e göre vezin ve kafiye derecesinde kalanlara 'nâzım', derin incelemelere ve güzel yazma yeteneğine sahip olanlara ise 'şâir' denilmelidir. Encümen şairleri, klasik şiirin hayallerle süslü iç dünyasını aksettiren Sebk-i Hindî akımını benimsemişlerdir. Leskofçalı Galib, eski şiirin zevk düşüklüklerini ve kaba tasavvurlarını (örneğin Fuzuli'deki ciğer-kebap imgesi gibi) eleyerek şiir dilini arındırmaya çalışmıştır. Değişen dünya şartlarına paralel olarak yeni mazmunlar üretilmiştir. Tiyatro binaları, telgraf telleri ve vapur ocakları şiire girmiş; sevgilinin kaşının yay, kirpiğinin ok olmasındaki optik uyumsuzluklar eleştirilerek karikatürize edilmiştir. İbrahim Hâlet'in 'Dolab' dergisinde klasik mazmunları eleştiren karikatürler yayımlaması bu estetik dönüşümün bir parçasıdır. Encümen dağıldıktan sonra bile mensupları edebiyattan kopmamış, yeni nesillerin yetişmesinde köprü olmuştur. Namık Kemal, Abdülhak Hâmid, Recaizâde Ekrem ve Sami Paşazâde Sezayi gibi yenilikçi şairlerin yetişmesinde encümen üyelerinin doğrudan veya dolaylı büyük payı bulunmaktadır. Muallim Nâci gibi isimler encümen şairlerini ılımlı Batılılaşma adına örnek kabul ederken, sonraki dönem edebiyat tarihçileri de (İbrahim Necmi Dilmen, İsmail Habib Sevük, İsmail Hikmet Ertaylan) bu topluluğun yeniliğe açık yönünü ve Türk edebiyatındaki ara merhale olarak taşıdığı hayati önemi vurgulamışlardır.