Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Çeviri. Çeviri, en üst düzeyde anlam eş değerliği sağlamak amacıyla kaynak dilde yazılmış bir metnin yerine erek dilde yazılmış bir metin konulması işlemi olarak tanımlanır. Hilmi Ziya Ülken'in vurguladığı gibi farklı kültürlere açılarak gelişme fikri, uyanış devirlerinde çevirinin oynadığı hayati role işaret etmektedir. Kendi içine kapanan cemiyetlerin yeni bir şey yaratması imkânsızdır; bu bağlamda edebî çeviriler kültürler arası iletişimi sağlayan en önemli köprülerdir. Osmanlı Devleti güçlü olduğu dönemlerde Batı'yı tanıma ihtiyacı hissetmemiş, Batı'ya yönelme girişimleri diplomatik anlamda Duraklama Devri ile başlamıştır. 1669'da Müteferrika Süleyman Ağa'nın Fransa'ya gönderilmesi ve 1720'de Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin seyahati, değişimin gerekli olduğu düşüncesinin ilk kıpırdanışlarıdır. 18. yüzyıl sonlarında reisülküttâb Atıf Efendi'nin Voltaire ve Rousseau'yu zındık olarak nitelediği zihniyet, 19. yüzyılda yerini Batı'nın üstünlüğünün kabul edilmesine ve yenileşme hareketlerine bırakmıştır. 1839 Tanzimat Fermanı ile Batılılaşma resmî bir devlet programı hâline gelmiş, Türk edebiyatı Doğu medeniyetinden Batı medeniyet dairesine yönelmiştir. Ordu, devlet kurumları ve eğitimde Batı modelinden yararlanılırken; bilimsel ve teknik alanlardaki çeviriler sosyal değişime yol açmış, edebî çeviriler ise roman, tragedya ve komedya gibi Türk edebiyatına yabancı türlerin tanınmasını sağlamıştır. Tanzimat dönemindeki çeviriler kitap, dergi ve gazete yayımları olarak ikiye ayrılır; anlam bakımından ise özetlenmiş, aslına sadık (mot à mot) ve genişletilmiş (yeniden inşa edilmiş) metinler olarak sınıflandırılır. Çevirmenlerin metnin anlamına sadık kalırken kendi toplumlarına yabancı olabilecek unsurları atlamaları dikkat çekicidir. Şemsettin Sami gibi bazı yazarlar aslına sadakati savunup Türkçe ifadeden fedakârlık ederken eleştirilmiş, çeviride 'kabul edilebilirlik' ve 'bilgi aktarımı' temel ilkeler olarak benimsenmiştir. Tanzimat öncesi ve döneminde açılan Tıbhane ve Mekteb-i Harbiye gibi okullar Avrupa kültürüne açılan pencereler olmuş, devlet işleri için yabancı dil bilen gençlere duyulan ihtiyacı karşılamak üzere 1821'de Tercüme Odası kurulmuştur. Tercüme Odası, Ali, Fuat ve Safvet Paşa gibi devlet adamlarını yetiştirerek adeta bir okul görevi üstlenmiş ve yeni bir dünya görüşünün geliştiği merkez olmuştur. 15 Temmuz 1851'de Abdülmecid'in katılımıyla kurulan Encümen-i Dâniş, Fransız Akademisi örnek alınarak devlet eliyle kurulmuştur. Mustafa Reşid Paşanın açılış nutkunda belirttiği üzere amacı, Dârülfünûn'da okutulacak kitapları hazırlamak, ilmi yaymak ve kültür seviyesini yükseltmektir. Joseph von Hammer gibi yabancı üyeleri de barındıran kurum, Reşid Paşanın görevden ayrılmasıyla gözden düşmüş ancak Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'ye zemin hazırlamıştır. 1861 yılında kurulan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye, Tanzimat mücadelesinde 'fen kutbunun' galibiyeti olarak değerlendirilir. Münif Paşa ve arkadaşları din ve güncel politika dışında her türlü ilim ve eğitimle ilgili telif ve tercümeyle ilgilenmiş; bu durum Mehmet Kaplan tarafından 'kültürde laiklik' hareketinin öncülüğü olarak nitelendirilmiştir. Cemiyetin en büyük başarısı, ilk bilimsel süreli yayın olan ve Münif Paşanın yönetiminde 1862'de yayımlanmaya başlayan Mecmua-i Fünun'dur. Avrupa'daki Encyclopédie'nin rolünü üstlenen bu dergi; jeoloji, fizik, kimya, felsefe, iktisat ve edebiyat gibi pek çok alanda telif ve tercüme makalelere yer vererek Osmanlı aydınlanmasında kilit rol oynamıştır. Tanzimat birinci kuşak aydınları Racine, Voltaire, Montesquieu ve Rousseau gibi Aydınlanma ve romantik akım yazarlarını asıllarından okuyarak çeviriler yapmışlardır. Batılı eserlerden Türkçeye yapılan ilk kitap şeklindeki çeviri, Yusuf Kâmil Paşa'nın Fénélon'dan tercüme ettiği 1859 tarihli Télémaque'tır. Siyasetnameleri andıran bu eser, hükûmet idaresi ve ahlaki mesajlar içermesi nedeniyle büyük ilgi görmüştür. Şinasi'nin Batı şiirinden ilk çevirilerini içeren Tercüme-i Manzume'si (1859), Münif Paşanın Muhaverat-ı Hikemiye'si (1859) ve Victor Hugo'dan Sefiller'in ilk çevirisi olan Mağdurin Hikâyesi (1862) dönemin öncü eserleridir. Ayrıca Vakanüvis Ahmet Lütfi'nin Arapçadan yaptığı Hikâye-i Robinson (1864) ikinci el tercüme örneğidir. Ziya Paşa, Jean-Jacques Rousseau'nun çocuk eğitimi açısından önemli olan Emile'ini tercüme etmiş (1871), bu eseri model alarak çocukluk anılarını içeren Defter-i Âmal'ı kaleme almıştır. Ahmet Vefik Paşa ise Molière'den yaptığı manzum, nesir ve adaptasyon (uyarlama) olmak üzere 16 oyun çevirisiyle Türk tiyatrosuna ve tercüme edebiyatına büyük katkı sağlamıştır. Ahmet Midhat Efendi, gazetecilik ihtiyacı ve halkı eğitme amacıyla genellikle ikinci sınıf Fransız yazarlarını tercüme etmiştir. Mealen veya tadilen tercüme anlayışını savunan Ahmet Midhat, çevirdiği ve okuduğu eserlerden (Alexandre Dumas, Molière, Cervantes) tema ve teknik bakımından yararlanarak kendi telif roman ve piyeslerini (Hasan Mellâh, Çengi) beslemiştir. Recaizâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit ve Sami Paşazâde Sezai gibi ikinci kuşak sanatçılar telif eserlerinin yanı sıra tercümeleriyle de romantizm akımının Türk edebiyatında yerleşmesini sağlamışlardır. Recaizâde Ekrem; Chateaubriand'dan Atala'yı tercüme etmiş, La Fontaine masallarını ve Batı şiirinden örnekleri Nâçiz adlı kitabında toplarken, Atala'yı oyunlaştırarak çeviriden telife geçişin somut örneklerini vermiştir. Sami Paşazâde Sezai, Alphonse Daudet'den yaptığı çevirileri Küçük Şeyler adlı kitabında toplamış, Victor Hugo'nun III. Napoléon aleyhindeki şiirini 'Kânun-ı Evvelin Dördüncü Gecesinde Bir Hatıra' adıyla ve II. Abdülhamit'e manidar bir ithafkla çevirerek siyasi koşulların çeviri seçimindeki rolünü göstermiştir. Muallim Naci ise Farsça, Arapça metinlerin yanı sıra natüralist romanın başyapıtı olan Émile Zola'nın Thérèse Raquin tercümesine girişmiştir. Beşir Fuad, romantizmin 'gözyaşı ve verem edebiyatı' anlayışına karşı çıkarak Émile Zola ve natüralizmi savunmuş; Victor Hugo'dan Soytarı'yı ve Almancadan fizyolojik gerçekliği savunan 'Kalb' makalesini çevirmiştir. Onun bu çabaları, Türk edebiyatında Doğu-Batı ve ilim-din çatışmalarından doğan ruhi buhranların ilk örneklerini tetiklemiştir. Servet-i Fünun nesline (Halit Ziya, Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin) zemin hazırlayan bu dönemde, Goncourt Kardeşler, Maupassant ve Daudet gibi yazarlardan yapılan realist ve natüralist çeviriler edebiyat anlayışını kökten değiştirmiştir. Tercümeler, Osmanlı aydınında yeni bir iç düzenin ve felsefi buhranların yaşandığı Batı'ya açılan pencereler olmuştur.