Sesli Özet
← Ünite 5

Ünite 5: Tiyatro Sanatı — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Tiyatro Sanatı. Tiyatro; oyun (dramatik metin), oyuncu, sahne tasarımı, sahne giysisi, sahne tekniği ve sahneleme gibi her biri başlı başına sanatsal bir etkinlik alanı olan ögelerden oluşmuş, bileşken ve çok yönlü bir sanattır. Terim olarak Yunanca 'görmekten' anlamına gelen 'theastai' ve 'genel görüş' anlamına gelen 'theatron' sözcüklerine dayanmaktadır. Antik Yunan’da ilk olarak seyircilerin oturdukları yeri belirtmek için kullanılırken günümüzde dramatik gösterilerle ilgili tüm çalışma alanını kapsamaktadır. Türkçeye ise İtalyanca 'teatro' sözcüğünden girmiştir. Tiyatro ile dram kavramları birbiriyle iç içe olmakla birlikte farklılıklar barındırır. Dram, Yunancada 'bir şey yapmak' veya 'yapılan bir şey' anlamlarına gelir; tiyatro terimi ise bir temsilin metin dışında kalan bütün yönlerini ifade eder. Dram sanatı, tiyatronun kuramsal ve yazınsal yanını oluştururken; tiyatro sanatı, onun deneysel ve görsel-işitsel yönünü kapsar. Dram sanatının seyirci karşısında canlandırılması ve hayat bulması ancak tiyatro sanatı sayesinde mümkündür. Tiyatronun temelinde ise en eski estetik kavramlardan biri olan taklit, yani mimesis yatar. Tiyatro, tarihsel süreç içerisinde vodvil, fars, melodram gibi çeşitli alt türlere ayrılsa da temelini iki ana tür oluşturur: Tragedya (trajedi) ve komedya (komedi). Bu iki temel tür, doğdukları Antik Yunan döneminden günümüze kadar tiyatro estetiğini, oyun kurgusunu ve seyirci algısını derinden etkilemiştir. Her iki türün kendine özgü konu seçimi, kahraman yapısı, dili, işlevi ve sonlandırma biçimleri bulunmaktadır. Tiyatronun gelişiminde metnin yanı sıra sahneleme teknikleri, mimari yapılar ve çağın felsefi yönelimleri de büyük rol oynamıştır. Aristoteles’in 'Poetika' adlı eseri, tiyatro hakkındaki ilk sistemli kuramsal bilgileri içermesi bakımından son derece önemlidir. Eserde tiyatronun tanımı, nitelikleri ve bölümleri kaydedilmiş, tragedyaların ilkeleri belirlenmiş ve sanatın destan geleneğinden farkı ortaya konulmuştur. Tragedya, konusunu mitolojiden ya da tarihten alan, bir kahramanın kendi çevresindeki şartlarla çatışmasını, mücadele edip sonunda trajik bir biçimde yenik düşmesini anlatan bir tiyatro türüdür. Antik Yunan uygarlığının MÖ 7. ve 6. yüzyılları arasında Tanrı Dionysos adına düzenlenen törenlerde söylenen 'dithirambos' adı verilen koro şarkılarından doğduğu kabul edilmektedir. Bu törenlerde Dionysos’un kutsal hayvanı sayılan teke kılığına giren kişilerin söylediği şarkılar zamanla kalıplaşmış, Yunanca teke anlamına gelen 'tragos' ile ezgi anlamına gelen 'aoide' sözcüklerinin birleşmesiyle 'tragoidia' (tragedya) adını alarak bağımsız bir sanata dönüşmüştür. Aristoteles Poetika'da tragedyayı; ahlaksal bakımdan ağırbaşlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan, sanatça güzelleştirilmiş bir dille yazılmış eylemin taklidi olarak tanımlar. Tragedyanın temel ödevi, uyandırdığı acıma (merhamet) ve korku duygularıyla insanın ruhunu tutkulardan temizlemesi, yani 'katharsis' (arınma) sağlamasıdır. Tragedya kahramanları soylu, erdemli ve ortalamadan daha iyi insanlardan seçilir. Bu karakterlerin yıkıma uğramasının sebebi ise onların bilmeden yaptıkları bir yanlış hareket veya ahlaki bir zayıflık olan 'hamartia' yani trajik hata'dır. Tragedyada olay örgüsü genellikle soylu bir başlangıçtan yıkımla sonlanan bir sürece evrilir. Olaylar manzum biçimde, kusursuz ve seçkin bir dille sergilenir. Çirkinlikler, kabalıklar ve şiddet içeren sahneler (dövüşme, vuruşma, cinayet, intihar vb.) asla doğrudan göz önünde gerçekleştirilmez; bu tür sahneler sahne arkasında tutulur ve seyirciye sahneye gelen haberciler yoluyla aktarılır. Tragedya yazarları güncel konulardan kaçınmış, konularını tarihten ve efsanelerden almışlardır. Antik Yunan'da Aiskhylos, Sophokles ve Euripides gibi ustalarla en parlak dönemini yaşayan tragedya, yüzyıllar boyunca biçim değiştirmesine rağmen özünü korumuştur. Orta Çağ'da Seneca’nın okunmak için yazılmış yapıtlarıyla temsil edilen tür, Rönesans’ta Elizabeth döneminde Shakespeare ile zirveye ulaşmıştır. 17. yüzyılda Fransız edebiyatında Corneille ve Racine tragedyalarıyla öne çıkarken, 19. yüzyılın sonlarından itibaren İbsen ile birlikte modern tragedya anlayışı şekillenmiştir. Komedya, kişilerin, olayların ve durumların gülünç yanlarını ele alıp işleyen, izleyicide neşe uyandırmanın ötesinde toplumsal kusurları eleştiren bir tiyatro türüdür. Tragedya gibi Dionysos adına düzenlenen bağ bozumu şenliklerinden ve bolluğu, üremeyi kutlayan 'komos' adı verilen geçit törenlerindeki phallos şarkılarından doğmuştur. Halkın bu eğlenceli törenlerdeki açık saçık taklitlerinin düzenli bir biçim kazanmasıyla MÖ 5. yüzyılda Atina’da gelişmiştir. Tragik kahramanların aksine komedya, ortalamadan daha aşağıda, soylu olmayan, kusurlu kişileri ele alır. Gülünçlük doğrudan bir kusurdan ya da eksiklikten kaynaklanır. Romalı düşünür Cicero’ya göre, komedyada sergilenen kusur acı ve zarar verici olmamalıdır; huysuzluk, evham, kuşkuculuk ve budalalık gibi gülünç olmaya elverişli zaaflar işlenir. Güldürme yolları kelime oyunları, yanlış anlama, şaşırtma gibi anlatısal olabileceği gibi ironi, karikatürleştirme ve saf görünme gibi düşünsel yollarla da sağlanabilir. Konusunu günlük yaşamdan alan komedyada olaylar mutsuzlukla veya karmaşık bir düzende başlar, her zaman mutlulukla son bulur; dili ise günlük konuşma dilidir. Komedyânın kendi içinde farklı alt türleri bulunmaktadır. Belli bir tezi olan ve komik unsurları karakterden değil durumlardan çıkaran 'durum komedyası'; her türlü hareketi abartılı olan kişinin olayların merkezinde yer aldığı 'kahramanlık komedyası'; olma olasılığı düşük olayların inandırıcı kılınarak kılık değiştirmelerle sunulduğu 'romantik komedya'; belirli bir karakter özelliğinin abartıldığı 'karakter komedyası'; toplumun gülünç ve aksayan yönlerini eleştiren 'töre komedyası'; eğlendirmek yerine içlendirmeyi amaçlayan 'içli komedya' ve olayların çeşitli dalaverelerle ilerlediği 'dolantı (entrika) komedyası' bu alt türler arasındadır. Antik Çağ’da Aristophanes, Plautus ve Terentius gibi isimlerin eser verdiği komedya alanında, dünya yazınındaki en büyük isimler arasında Shakespeare ve Molière yer almaktadır. Komedya seyirciye, oyun kişilerinin kusurlu ve eksik yönlerini göstererek onların bu kusurlardan kaçınmasını sağlama işlevini yükler. Uzun süre tragedya ile komedyanın kesin çizgilerle ayrılması gerektiği savunulsa da François Ogier gibi isimlerle birlikte trajik ile komiğin karışımı olan trajikomik eserler de tiyatro tarihinde yer bulmaya başlamıştır. Tiyatronun tarihsel kökeni Antik Yunan dönemine kadar uzanmaktadır. MÖ 5. ve 4. yüzyıllar, güçlü ekonomi, demokratik ve özgürlükçü ortam sayesinde tragedya ve komedyanın en olgun örneklerinin verildiği yıllardır. Bu dönemde Aristoteles’in 'Poetika' eseriyle tiyatro teorisinin ilk temelleri atılmıştır. Antik Yunan tiyatrosu, çağın toplumsal çelişkilerini yansıtmanın yanı sıra 'katharsis' kavramı aracılığıyla halkı ahlak konusunda eğitme ve erdemli bir vatandaş olma bilinci kazandırma işlevini üstlenmiştir. Roma Dönemi tiyatrosu, başlangıçta Yunan tiyatrosunun devamı niteliğinde olsa da zamanla Roma’nın kendine özgü yaşam anlayışıyla 'Greko-Romen sentezi'ni yaratmıştır. Roma tiyatrosunda tanrısal olandan ziyade günlük yaşam ilişkileri, bireyin toplumsal kurallara ve yasalara uyan disiplinli bir yurttaş olması hedeflenmiştir. Daha çok komedya türünde eser veren Plautus, Terentius ve Cicero bu dönemin önde gelen isimleridir; ayrıca Horatius’un 'Ars Poetica' eseri Roma tiyatro eleştirisinin en önemli belgesidir. Orta Çağ dönemi, kilisenin baskısı ve suçlayıcı tavrı nedeniyle tiyatronun gelişiminin sekteye uğradığı bir dönemdir. Kilise, trajik sahne oyunlarının insan ruhunu yozlaştırdığını, ayartıcı olduğunu ve ahlaka aykırı düşmesi nedeniyle tehlikeli olduğunu savunarak tiyatroyu yasaklamış, bu durum tiyatro yazarlığını uzun süre olumsuz etkilemiştir. Tiyatro düşüncesi bu dönemde büyük bir duraklama yaşasa da halk tiyatrosu gelenekleriyle varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Rönesans Dönemi ile birlikte Antik Yunan ve Latin tiyatro anlayışı yeniden keşfedilmiş ve barok üslubun hâkimiyetinde yeni bir canlanma yaşanmıştır. İspanya’da Lope de Vega, İngiltere’de Christopher Marlowe ve William Shakespeare gibi ustalar eser vermiştir. Bu dönem tiyatrosu okunmak için değil, oynanmak için yazılmasıyla dikkat çeker; gerçeğe benzerlik gözetilmiş, üç birlik kuralına ve neden-sonuç ilişkisine uyulmuştur. Komedya ve tragedyaya ek olarak melodram ve trajikomedya gibi yeni türler ortaya çıkmış, tiyatronun eğiterek yarar sağlama amacı sürdürülmüştür. Klasik dönem tiyatrosu, 17. yüzyılda Fransa’da krallık otoritesinin ve saray desteğinin güçlendiği bir ortamda ortaya çıkmış, 18. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Pierre Corneille, Jean Racine ve Molière gibi büyük yazarların yetiştiği bu dönem, Fransız tiyatrosunun en parlak çağıdır. Akıl Çağı’nın etkisiyle akılcılık, ölçülülük, toplumsal kurallara bağlılık ve biçim kurallarına sıkı sıkıya uyum esastır. Oyunların konuları mitolojiden seçilmiş, didaktik ve ibret verici nitelik ön planda tutulmuştur. Klasik tiyatroda Antik kaynaklardan hareketle belirlenen sıkı kurallar bulunur. Bunlar; arılık ve yalınlık, belli uzunluk, organik bütünlük, inandırıcılık, beş perde kuralı, sahnede en fazla üç konuşan kişi bulundurma, kanlı ve şiddet içerikli olayların sahne arkasında tutulması ve en önemlisi 'Üç Birlik Kuralı'dır. Eylem (hareket), zaman (24 saat) ve yer (tek mekân) birliğinden oluşan bu kurallar, klasik tiyatronun durağan, iç çatışmaya dayalı yapısını güçlendirmiştir. Tiyatronun ahlaki görevi; iyiyi ödüllendirip kötüyü cezalandırmak, erdemi sevdirip tutkuları dizginlemektir. Romantik dönem, 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ilk yarısında en parlak dönemini yaşayan bir akımdır. Klasikçilerin soylu, akılcı, kuralcı ve Antik Yunan hayranı sanat anlayışına kökten karşı çıkmıştır. Klasikçilerin Yunan mitolojisine duyduğu hayranlığın yerini yerli efsaneler ve Orta Çağ'a duyulan ilgi almıştır. Romantik yazarlar, düş gücüne özgürlük tanımak amacıyla mit, simge, imge ve alegori gibi dolaylı anlatım yollarını kullanmış, biçimsel kısıtlamaları reddetmişlerdir. Romantik tiyatro, duygulara ve coşkulu heyecanlara ağırlık vermiş, Shakespeare’in eserlerindeki özgür yaratma gücünü örnek almıştır. Fransa’da Victor Hugo, Prosper Mérimée ve Alfred de Vigny bu dönemin önde gelen temsilcileridir. Romantiklerin biçimsel sınırlamaları aşma ve düş gücüne tanıdığı özgürlük, modern tiyatronun gelişim yolunu açan en önemli basamaklardan biri olmuştur. Gerçekçi (realist) tiyatro anlayışı, 19. yüzyılın ikinci yarısında romantik tiyatronun yapaylığına, aşırı duygusallığına ve toplum sorunlarından kopukluğuna bir tepki olarak doğmuştur. Endüstri Devrimi'nin getirdiği toplumsal değişimler, bilimsel alandaki gelişmeler ve materyalist felsefenin etkisiyle tiyatro, günlük yaşam gerçeklerini bilimsel yöntemle ve süssüz bir dille sahneye taşımayı amaçlamıştır. Bireyin çevresini sardığı koşullarla verdiği çetin mücadele ve bu mücadelede yenik düşmesi gerçekçi oyunların ana temasını oluşturmuştur. Gerçekçi tiyatroda somut yaşam gerçeğinin yansıtılması ilkesi, dekorun, kostümlerin, ışıklandırmanın ve kullanılan eşyaların gerçeğe tıpatıp benzemesini zorunlu kılmıştır. Seyircinin sahneyle özdeşleşmesini ve inandırıcılığı sağlamak amacıyla güçlü bir illüzyon (yanılsama) yaratılmıştır. Oyunlar gerilimli kriz noktaları etrafında örülmüş, dış hareket azaltılarak konuşmalara ağırlık verilmiştir. Almanya’da Büchner, Rusya’da Gogol ve Ostrovski öncülük ederken; Henrik İbsen, August Strindberg, Anton Çehov, Maksim Gorki ve George Bernard Shaw gerçekçi tiyatroyu zirveye taşımıştır. Doğalcı (naturalist) tiyatro ise gerçekçiliğin daha da ileri bir boyutu olarak insanı bir doğa parçası ve madde unsuru olarak ele alır. Fransa’da Èmile Zola tarafından romanda olduğu gibi tiyatroda da savunulan naturalizm, ahlak kurallarına bakılmaksızın doğal gerçeğin saptırmadan serimlenmesini savunur. August Stri