Sesli Özet
← Ünite 4

Ünite 4: Kısa Öykü Sanatı — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Kısa Öykü Sanatı. Kısa öykü, iki yüzyıldan biraz daha uzun geçmişiyle edebiyat tarihinde nispeten genç bir tür olarak kabul edilmektedir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelenekten uzak, modern ve müstakil bir alan olduğu vurgulanan bu türün yaygınlaşmasıyla birlikte yazarlar ve edebiyat bilimciler tarafından sınırlarının belirlenmesine yönelik pek çok çaba ortaya konmuştur. Ancak ortak tanımların yokluğu ve edebî eserin tabiatından kaynaklanan temel sorunlar kısa öykünün kuramsal kaderini etkilemiş, yapılan bu çabaların bir uzlaşmayla sonuçlandığı söylenememiştir. Kısa öyküyü tanımlama çabalarının başında türün sınırlarının belirlenmesi ve boyut kavramı gelmektedir. Boyut, yani 'kısalık' öykünün en belirgin niteliği olsa da tek başına onu diğer kısa anlatılardan ayırmaya yetmemektedir. Özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren Amerikan eleştirisinde öykünün romanla kıyaslandığında olay örgüsünün, toplumsal kaygının ve ideolojinin yokluğu gibi nedenlerle zayıflık gösterdiği iddia edilmiştir. Edgar Allan Poe'dan itibaren öykü çoğunlukla ne olduğundan çok ne olmadığıyla tanımlanmış, Poe kısa öykünün bir oturuşta okunabilecek uzunlukta olduğunu belirtmiştir. Kısalık vurgusu anlatılanlar kadar anlatılamayanların etkisiyle de oluşur; yazar çeşitli seçim ve elemelerle öyküyü kurgusallaştırır. Anlatıcı her zaman her şeyi bilmez, gözlemleri nesneldir ve sonuç çıkarmaktan kaçınarak önemli kısmı okura devreder. Geleneksel hikâye hayat dersini okura bırakmazken modern öykü realizmin etkisiyle mesajı ve yazarın varlığını geri plana çeker. Tasarruf ilkesi veya ekonomi kavramı, yazarın gereksiz ayrıntılardan kaçınarak zihnindeki duygu ve düşünceye uygun konuyu metne yansıtma tutumunu ifade eder. James Cooper Lawrence öyküleri içerik olarak 'gerçek' ve 'hayalî', tür olarak ise 'tarihî', 'duygulara bağlı (dramatically)' ve 'ahlaki yönden eğitici' olmak üzere tasnif etmiştir. Duygulara bağlı anlatılanlar kısa öyküye denk gelmektedir. Çağdaş dönemde okurun daha kısa metinlere ve aforizmatik ifadelere yönelmesi 'küçürek öykü' (short-short story) adı verilen yeni bir anlatı türüne kapı aralamıştır. Küçürek öyküler tek bir sahneyi veya insani durumu konu edinen kısa paragraflar şeklinde kurgulanarak yoğunluğu en üst düzeye çıkarır. Doğu ve Batı edebiyatlarında geleneksel hikâyenin gelişimi benzer bir seyir izlemiş ve temelini sözlü edebiyattan almıştır. Türk edebiyatında 19. yüzyıla kadar hikâye benzer bir gelişim göstermiş, halk edebiyatında sözlü gelenek devam ederken divan edebiyatında mensur ve manzum hikâyeler kaleme alınmıştır. Modern Türk edebiyatının ilk adımları çevirilerle ve Batı roman-hikâyesinin tesiriyle atılmış, geleneksel hikâye anlayışı ile Batılı örnekler harmanlanmıştır. Tanzimat Dönemi metinlerinde yazarların merkezi kaygısı yeni bir insan tipi ve Batı-Doğu sentezi oluşturmaktır. Bu dönemdeki eserlere 'kıssadan hisse' görünümü veren, estetik gayeden önce toplumu değiştirme ve yeniden kurma sorumluluğudur. Geleneksel hikâyeden modern öyküye geçiş Türk edebiyatının romantizmden realizme yönelmesiyle gözlemlenmiş, Halid Ziya Uşaklıgil ve Samipaşazade Sezai bu temellendirmede önemli rol oynamıştır. Geleneksel hikâyede 'anlatıcı' ve 'dinleyici' ilişkisi hakimken, öyküde 'yazar' ve 'okur' ilişkisi yer alır. Meddahlık geleneğinde anlatıcı dinleyici kitlesinin yaş, kültür ve coğrafyasına göre hikâyeyi dönüştürür ve dinleyici icra anında etkilidir. Modern öyküde ise okur, eser kalıplaştıktan sonra onunla karşılaşır ve metni yorumlayarak katılır. Geleneksel yazarlar olay anlatımına odaklanırken modern yazarlar dış dünyanın insan ruhunda bıraktığı etkilere, modern sonrası yazarlar ise iç dünyanın parçalı yapısına odaklanır. Kısa öykü, gerçek dünyayla benzeşen alternatif bir kurgusal dünyaya sahiptir ve gerçeklik algısı oluşturmak için olaylar, kişiler, mekân ve zaman unsurlarını yeniden yorumlar. Kısa öyküde olay örgüsü tüm yönleriyle değil, yazarın amacına hizmet ettiği kadarıyla ve tek bir çizgi halinde yer alır. Norman Friedman'ın belirttiği gibi yazar, malzeme üzerinde seçme ve ayıklama yaparak gereksiz ayrıntılardan kaçınır ve anlatımı yoğunlaştırır. Öykünün kişiler dünyasını çoğunlukla insanlar oluşturur. Olay öykülerinde bir olayın merkeze alınması nedeniyle insan ögesi olayların hemen arkasından gelirken, durum öykülerinde olay yerini kişilere ve 'kahraman anlatıcı' aracılığıyla insanlık durumlarına bırakır. Günümüz öyküsünde ise olay veya durum betimlemesinin azaldığı, şiirsel ve denemevari yeni öykü metinlerinin ortaya çıktığı görülmektedir. Mekân ve nesneler dünyası, hacme bağlı zorunluluklar nedeniyle romandakine kıyasla daha sınırlı yer alır. Olay öykülerinde mekân realizmin etkisiyle gerçek mekânlara benzetilerek gerçeklik izlenimini kuvvetlendirirken, durum öykülerinde belirginliğini kaybeder. Ramazan Korkmaz mekânı fiziksel özelliklerinin ötesinde olgusal anlamda 'açık' ve 'kapalı' mekân olarak kategorize eder; açık mekân bireyin eylemine olanak tanırken, kapalı mekân insanı kuşatan alanlardır. Ayrıca mekân çağdaş öyküde kent insanının yalnızlaşmasını işleyen tematik bir göreve evrilmiştir. Zaman ögesi teknik açıdan vaka zamanı, anlatma zamanı ve okuma zamanı olarak incelenir. Sanayi Devrimi öncesi kozmik zaman yerini takvim zamanına bırakmış, modernleşmeyle birlikte zaman insan aleyhine işleyen baskıcı bir unsura dönüşmüştür. Yazarlar yaşlılık korkusu, çocukluk özlemi ve zamanın yıkıcı etkisi gibi durumları öykülerinde işlemişlerdir. Kısa öykünün zaman sınırlaması için 'an' kavramı bazı kuramcılara göre yanıltıcı bulunmuş, bunun yerine daha geniş birimleri kapsayan 'durum' kavramı önerilmiştir. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı kısa öykünün kendi özgün formunu bulduğu kritik bir dönemdir. Modernizmin insan ruhunda bıraktığı etkiler öyküyü dönüştürmüş, her şeye hakim anlatıcının yerini iç dünyaya yönelen 'ben' anlatıcı almıştır. Kostelanetz'e göre modern öykü üç tarihi kesitte değişmiştir: 1920 öncesinde olaylar ve temalar açıkça ifade edilir ve kahramanlar sıradışıdır; 1920'lerden itibaren olay örgüsü içermeyen, her ayrıntının sanatsal önem kazandığı ve sıradan kahramanların yer aldığı dönem başlamıştır; 1960'lardan sonra ise izlenimlerin hakim olduğu, bilinçaltının açığa çıktığı ve sembolizmin etkinleştiği bir evreye girilmiştir. Olay öyküsü bir veya birkaç çatışmadan oluşan, başlangıç, gelişme ve sonuç bölümleriyle meraka cevap veren bir yapıya sahipken; durum öyküsü olaydan çok günlük hayattan kesitleri ve duygu durumlarını ön plana alır. Çatışma durum öykülerinde de vardır ancak okura açık görünmez. Stroud'a göre karakter merkezli öyküler eyleme dönük (active) ve hareketsiz (passive) karakterler etrafında şekillenir; hareketsiz karakterlerin yer aldığı öykülerde olaylar merkezkarakterin duygusal dengesini bozarak onu bilinçsizlikten bilinçli olma durumuna geçirir. Tematik öyküler ise alegorik bir temele dayanarak okurun ahlaki algılarında etki yaratmayı amaçlar. Küçürek öykü (short-short story), 20. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan, Ramazan Korkmaz ve Mutlu Deveci tarafından adlandırılan yeni bir biçimdir. Bu öykülerin tezli bir yaklaşımı, öğüt verme amacı veya geniş bir hacmi yoktur; aksine anlatı kişilerinin zamansızlık ve yurtsuzluk sorunlarının metinleşmiş halidir. Öykü, tarihi dikkate alındığında romandan daha eski bir türdür. Romanla öykü olay örgüsü, şahıs kadrosu, anlatıcı, zaman ve mekân gibi ortak kurmaca unsurlarını paylaşsa da aralarında tür farkı vardır. Norman Friedman kelime sayısı açısından sınıflandırmanın yanıltıcı olduğunu, asıl odaklanılması gereken hususun öykünün 'neden kısa olduğu' sorusu olduğunu belirtir. Öykü okuruna daha kısa bir zaman diliminde tek bir merkezî mesele üzerinde derinleşme imkânı sunar ve Edgar Allan Poe'nun belirttiği 'tek etki'yi hedefler. Frank O'Connor ise öykü kahramanının roman kahramanından farklı olarak ideal olmadığını, 'küçük insan'ı ve sıradanlığı temsil ettiğini vurgular. Novella (kısa roman) ile kısa öykü arasındaki çizgiler belirsiz olmakla birlikte, novella'da gerilim ve içerik zamanı daha uzundur, ayrıca anlatıcı kişileri konuşarak tanıtırken kısa öyküde kişiler hemen ortaya çıkar. Öykünün şiirle ilişkisi ise 20. yüzyılın ikinci yarısında ele alınmaya başlanmıştır. Öykü olay anlatmaktan uzaklaşıp insanın iç dünyasına ve duygu durumlarına yöneldikçe şiirin alanına yaklaşır. Şiirdeki 'tek duygu' ile öyküdeki 'tek etki', kelime tasarrufunu ifade eden 'ekonomi' ilkesi ve sembolik dil kullanımı her iki türün ortak özellikleridir. Öykünün bu evrimi mensur şiir tanımına yaklaşan bir seyir izlemesine neden olmuştur.