Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Algılama, dış çevreden duyu organları aracılığıyla gelen uyarıcıların fark edilip beyinde anlamlandırılması sürecidir. Bu süreç hem bilişsel hem de nörolojik mekanizmaları bünyesinde barındırır. Çevrede bulunan her uyarıcı doğrudan algılanmaz; çünkü algılama süreci hem dışsal uyarana hem de bireyin içsel faktörlerine bağlı olarak değişiklik gösterir. İnsan yalnızca görme, işitme, tatma gibi fiziksel uyarıcıları değil, aynı zamanda kendi içsel ihtiyaç ve beklentilerini de algı sürecine dahil eder.
Duyum, alıcı hücrelerin dış çevredeki fiziksel enerjileri yakalayarak sinirsel enerjiye çevirmesiyle ortaya çıkan en yalın fizyolojik olaydır. Duyu ise çevreden gelen uyarıcıların duyu organlarımız üzerinde bıraktığı etkidir. Alıcıların bu fiziksel enerjileri sinirsel enerjiye dönüştürmesi sürecine algılama, ortaya çıkan nihai ürüne ise algı adı verilir. Çevredeki uyarıcıların beyne ulaşabilmesi ve algılamanın başlayabilmesi için mutlak eşik düzeyinin üzerinde olması şarttır.
Mutlak eşik, organizmanın bir uyarıcıya tepkide bulunabilmesi için gereken en küçük uyarıcı şiddetidir. Fark eşiği ise uyarıcıda fark edilebilecek en küçük değişiklik miktarını ifade eder. Örneğin, karanlık bir gecede bir kilometre uzaktan görülebilen mum alevi görme duyusunun mutlak eşiğine örnektir. Sesin saniyede 20 Hz'den az veya 20.000 Hz'den fazla olması durumunda kulak bu uyarıcıyı duymaz; bu durum algısal sınırların varlığını açıkça kanıtlar.
Algılama rastgele gerçekleşen anlık bir olay değil, beş temel aşamadan oluşan ardışık ve sistematik bir bilişsel süreçtir. Bu aşamalar sırasıyla uyarıcı, duyu, izlenim, geri bildirim ve anlama olarak sınıflandırılır. Sürecin ilk halkası olan uyarıcı, organizmayı etkileyen fiziksel, kimyasal ya da sosyal çevresel etkenlerdir. Uyarıcının duyu organlarını etkileyebilmesi ve sinir akımını başlatabilmesi için yeterli şiddete sahip olması gerekir.
İkinci aşama olan duyu evresinde, çevreden gelen etkiler duyu organları vasıtasıyla sinirsel uyarımlara dönüştürülür ve beyne iletilir. Üçüncü aşama olan izlenim, çevreden gelen uyarıcıların tam olarak anlaşılamadığı, bulanık ve yetersiz kaldığı durumlarda insanda kalan geçici etkidir. Yetersiz izlenimler yanlış algılamalara zemin hazırlayabilir. Dördüncü aşamada yer alan geri bildirim, bireyin belirsizlikten ve ön yargılardan kurtulmak için edindiği duyuyu yorumlayarak değerlendirmesini ve doğruluğunu test etmesini sağlar.
Sürecin son aşaması olan anlama ile algılama tamamlanır ve birey bir anlam üreterek bunu davranışına temel yapar. Anlama aşamasında kümelendirme, duygusal yeğleme, ket vurma, yaşantıyı karıştırma, alışkanlık ve ortamın etkisi gibi faktörler devreye girebilir. Örneğin kümelendirme, bireyin nesneleri zıt kategorilere ayırarak birine karşı önyargılı yaklaşmasına yol açabilir.
Algılama yalnızca dışsal uyarıcıların pasif bir kopyalanması değildir; aksine içsel ve dışsal faktörlerin karmaşık bir etkileşimi sonucunda şekillenir. İçsel faktörler arasında bireyin kişiliği, zekâsı, yetenekleri, geçmiş deneyimleri, kültürel değerleri, inançları, duygusal durumu, ihtiyaçları ve beklentileri yer alır. Örneğin aç bir insan ile tok bir insanın yiyecek uyarıcısına karşı gösterdiği algı düzeyi birbirinden farklıdır.
Kişilik, algı objesi tamamen aynı kalsa bile bireylerin olguları farklı biçimlerde yorumlamasına neden olan en önemli içsel etkenlerden biridir. Zekâ ve yetenek ise bireyler arası algı farkı yaratır. Dışsal faktörler ise bireyin sosyal ve fizikî çevresinden kaynaklanan uyarıcı özellikleridir. Reklamcılık ve iletişim tekniklerinde bu dışsal unsurlar geniş ölçüde kullanılarak insanların dikkatleri yönlendirilir.
Dış faktörlerin başında uyarıcının şiddeti ve büyüklüğü gelir; parlak ışık solgun ışığa göre daha kolay algılanır. Bunun yanı sıra kontrast (zıtlık), hareket halindeki nesnelerin statik olanlara göre daha çok dikkat çekmesi, tekrar ve pekiştirme ile uyarıcının farklı ve yenilikçi olması algıda seçiciliği ve dikkati doğrudan etkileyen temel unsurlardır.
Algılar bireyin dış çevresine ve kendi iç dünyasına uyum sağlamasını kolaylaştırmak amacıyla çeşitli kategorilere ayrılır. Temel olarak dış algı, iç algı, öz algı ve hayal algısı şeklinde dörtlü bir sınıflandırmaya tabi tutulur. Dış algı, görme, işitme, dokunma ve koklama gibi klasik duyular aracılığıyla fiziksel çevreden gelen uyarıcıların algılanmasıdır ve gerçeğin görüntülerine dayanır.
İç algı, duyu organlarından ziyade sinir sistemi, bilinç düzeyi ve sezgilerle ilgilidir; acı, yorgunluk, heyecan gibi içsel durumların fark edilmesini sağlar. Öz algı ise iç ve dış algılar arasında sentez kurarak bireyin 'ben' bilincini ve kendilik farkındalığını oluşturan çekirdek yapıdır. Hayal algısı, ortada fiziksel bir uyarıcı veya nesne yokken geçmişteki izlenimlerin zihinsel temsillerle yeniden çağrılmasıdır.
Algıların en önemli özelliklerinden biri 'algısal değişmezlik' olgusudur. Nesneler gözden uzaklaştıkça küçülür veya farklı açılardan bakıldığında şekil değiştiriş gibi görünür; ancak beyin algısal değişmezlik sayesinde büyüklük, biçim, renk ve parlaklık değişmezliği üreterek dünyayı kararlı bir bütün olarak algılamamızı sağlar.
Algılamanın gerçekleşebilmesi için ön koşul olan dikkat, bilincin açıklık derecesi ve insanın bir uyarana zihinsel ve bedensel yeteneklerini odaklama düzeyidir. Dikkat, ilgi dikkati, bilinçli dikkat ve bilinçli olmayan dikkat olmak üzere türlere ayrılır. Uyarıcıların zihinsel süreçler tarafından anlamlı formlara dönüştürülmesi belirli yasa ve kurallara dayanır. Gestalt psikologları bu örgütleme sürecini 'bütün, parçaların toplamından farklıdır' ilkesiyle açıklamaktadır.
Şekil-zemin yasasına göre zihin, uyarıcılar içinden belirgin olanı şekil olarak öne çıkarır, diğerlerini zemin olarak arkada bırakır. Yakınlık yasası, birbirine fiziksel olarak yakın olan nesnelerin aynı grupta algılanmasını sağlar. Benzerlik yasası ise renk, biçim ve boyut olarak birbirine benzeyen uyarıcıların zihin tarafından birlikte gruplanarak algılanmasını ifade eder.
Süreklilik yasası, zihnin ani değişiklikler yerine kesintisiz ve yönlü çizgileri ya da hareketleri bir bütün olarak algılamasını açıklar. Tamamlama yasası, eksik veya parçalı uyarıcıların zihinde tamamlanarak anlamlı bütünlere dönüştürülmesini sağlar. Son olarak Pragnanz yasası ve basitlik yasası, insan zihninin en yalın, düzenli, simetrik ve düzgün figürleri tercih etme eğiliminde olduğunu ortaya koyar.