Toplum, Bilim ve Yöntem. Sosyoloji, en temel tanımıyla insan toplumlarının ve bu toplumları oluşturan insan gruplarındaki davranışların bilimsel olarak incelenmesidir. Doğduğumuz coğrafya, ailemizin ekonomik durumu veya cinsiyetimiz gibi faktörlerin hayatımızı nasıl şekillendirdiğini inceleyen sosyolojik düşünce, bireysel deneyimlerin ardındaki toplumsal yapıları görmemizi sağlar. Zygmunt Bauman'ın belirttiği gibi, sosyolojik düşünmek günlük yaşamın sıradanlığını sorgulama, bilindik olanı bilmezleştirme ve tartışmasız kabul edilen inançları eleştirme alışkanlığı kazandırır. Charles Wright Mills tarafından geliştirilen 'sosyolojik imgelem' (tahayyül) kavramı, bireysel deneyimler ile toplumsal kurumlar ve tarihteki yerimiz arasında bağ kurmamızı sağlar. Örneğin, bir kişinin işsiz kalması kişisel bir sorun gibi görünse de, çalışma çağındaki nüfusun üçte birinin işsiz olması toplumsal bir sorundur. Sosyoloji, bu tür kişisel sorunların arkasındaki toplumsal nedenleri görmemize ve özel olanın içindeki geneli fark etmemize yardımcı olur. Sosyolojinin bir bilim olarak ortaya çıkışı, 18. yüzyılın sonlarında yaşanan Fransız İhtilali ve Endüstri Devrimi'nin yarattığı büyük toplumsal dönüşüm ve kaos ortamına dayanır. Geleneksel toplumların yıkılması ve modern toplumların doğmasıyla birlikte, toplumsal düzenin nasıl yeniden kurulabileceği sorusu gündeme gelmiştir. Doğa bilimlerindeki gelişmelerden ilham alan 19. yüzyıl düşünürleri, toplumsal yaşamın da bilimsel yöntemlerle incelenebileceğini savunmuşlardır. Auguste Comte, toplumun bilimsel olarak incelenmesini 'sosyoloji' olarak adlandıran ilk düşünür olduğundan sosyolojinin isim babası kabul edilir. Toplum, sadece bireylerin bir toplamı değil; belirli bir kültürü ve ortak toplumsal kurumları paylaşan, aralarında düzenli ve kalıcı ilişkiler bulunan insanlar ağından oluşan bir yapıdır. Futbol oynamayı bilen 11 kişinin bir araya gelmesi nasıl tek başına bir futbol takımı oluşturmuyorsa, sadece bireylerin bir araya gelmesi de toplum oluşturmaz; oyuncuların rollerini ve kuralları bilmesi gerekir. Toplumlar en genel düzeyde geleneksel (avcı-toplayıcı, tarım, sanayileşmemiş uygarlıklar) ve modern (endüstri ve bilgi toplumları) olarak sınıflandırılır. Toplumsal yapı; toplumdaki statülerden, rollerden, norm ve değerlerden, toplumsal gruplardan ve kurumlardan oluşan düzenli, kalıcı ve kalıplaşmış ilişkiler bütünüdür. Toplumsal kurumlar ise toplumun yapısının ve temel değerlerinin korunması açısından zorunlu sayılan, nispeten sürekli kurallar topluluğudur (aile, din, ekonomi, eğitim, sağlık ve siyaset gibi). Bu kalıpların düzenli ve sürekli hâle gelmesine kurumsallaşma denir. Bireylerin toplumdaki yerine verilen ad olan statü; doğuştan gelen edinilmiş (verilmiş) statüler ve sonradan çabayla elde edilen kazanılmış statüler olmak üzere ikiye ayrılır. Toplumsal roller ise her statüdeki insandan beklenen davranış kalıplarıdır; bu rollerin çatışması durumunda rol çatışması yaşanır. Değerler toplumda neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen standartlar iken, normlar bu değerlere dayalı olarak geliştirilen ve ödül/cezalarla güvence altına alınan yaptırımlı kurallardır. Normlar halk yordamları, örfler ve yasalar olmak üzere üçe ayrılır. Toplumsallaşma (sosyalleşme), bireylerin üyeleri oldukları toplumun kültürünü, değerlerini, normlarını ve becerilerini öğrendikleri ömür boyu süren etkileşim sürecidir. Kingsley Davis'in izole çocukları incelediği (örneğin Anna vakası) çalışmalar, insanlarla etkileşim kuramayan çocukların fiziksel ve psikolojik gelişimlerinin normal seyretmediğini, toplumsallaşmanın hem bireyin gelişimi hem de kültürün nesilden nesile aktarılması için hayati olduğunu kanıtlamıştır. Bilim, insanların doğal ve sosyal çevreyi tanıma, olaylar arasındaki ilişkileri kavrama yolundaki sistemli çabaları ve bu çaba sonucunda elde edilen sistematik bilgiler kümesidir. Bilimin temellerini oluşturan iki temel öge bilgi ve yöntemdir. Bilimsel yöntem, mantıksal pozitivizmin yöntemi olan hipotez-tümdengelim sürecini ifade eder. Bilimsel araştırmalar ampirik (gözlem ve deneye dayalı), rasyonel, sistematik ve teoriktir. Bilimsel araştırmanın aşamaları sırasıyla şunlardır: 1) Araştırma konusunun seçilmesi ve literatür taraması yapılarak araştırma probleminin belirlenmesi, 2) Uygun araştırma tipi, yöntem ve tekniklerin seçilmesi, 3) Araştırma evreninin belirlenmesi ve örneklem seçimi, 4) Ölçüm aracı geliştirilmesi (anket, görüşme formu vb.), 5) Veri toplama, 6) Veri analizi ve hipotezlerin sınanması, 7) Bulguların yorumlanması ve rapor yazımıdır. Araştırmalarda güvenirlik (ölçümün kendi içinde tutarlı ve tekrarlanabilir olması) ve geçerlilik (ölçüm aracının amacına uygun olması) büyük önem taşır. Bilimler en temel düzeyde matematik bilimler (matematik ve mantık) ve pozitif bilimler şeklinde ikiye ayrılır. Pozitif bilimler de kendi içinde doğa bilimleri (fizik, kimya, biyoloji) ve sosyal bilimler (sosyoloji, psikoloji, ekonomi, siyaset bilimi, antropoloji) olarak ayrılır. Sosyal bilimler insanı ve toplumu incelediği için laboratuvar ortamında tam kontrol sağlamak, deney yapmak ve nesnel kalmak doğa bilimlerine kıyasla daha zordur. Sosyal bilimlerde araştırmacıların kabul ettiği paradigmaları ve dünya görüşlerini yansıtan temel yaklaşımlar Pozitivist, Yorumlayıcı, Eleştirel, Feminist ve Postmodern yaklaşımlardır. Pozitivist yaklaşım (Auguste Comte, Emile Durkheim), toplumsal dünyanın fiziksel dünyadan farklı olmadığını, bu nedenle doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerin uygulanması gerektiğini savunur. Amaç, toplumsal yasaları keşfetmek ve nedensellik ilişkilerini açıklamaktır. Yorumlayıcı yaklaşım (Max Weber, Wilhelm Dilthey), hermeneutik teorisini temel alır ve toplumsal dünyanın insanların anlamlı eylemleriyle kurulduğunu savunur. Amaç genel yasalara ulaşmak değil, sosyal eylemi ve insanların olaylara yükledikleri anlamları anlamak ve yorumlamaktır. Eleştirel yaklaşım (Karl Marx, Sigmund Freud) ise toplumsal ilişkilerin altında yatan örtük çatışma ve çelişkileri ortaya çıkarmayı, mevcut düzeni eleştirmeyi ve dünyayı dönüştürmeyi amaçlar. Feminist yaklaşım cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanına işlediğini göstererek kadınların sesini duyurmayı hedeflerken; postmodern yaklaşım ise büyük anlatıları, ilerleme fikrini ve nedenselliği reddederek kaos ve parçalanmışlık üzerinde durur. Yöntemsel açıdan nicel araştırmalar pozitivizme dayalı olarak sayısal veriler ve istatistiksel analizler kullanırken; nitel araştırmalar yorumlayıcı yaklaşıma dayalı olarak sözel veriler, derinlemesine görüşmeler ve gözlemler kullanır. Yöntemsel çoğulculuk ise nicel ve nitel yöntemlerin birbirini tamamlayacak şekilde bir arada kullanılabileceğini savunur.