Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Tarih araştırmalarında orijinal eserin bulunamadığı durumlarda, orijinale en yakın kopyanın tespit edilmesi büyük bir uzmanlık gerektirir. Yazarın kaleme aldığı orijinal nüshanın kayıp olduğu durumlarda, diğer kopyalar arasından en güvenilir olanını seçmek için iki temel yöntem izlenmektedir. Bunlardan birincisi 'tenkidli metin' diğeri ise karşılaştırmadır.
Tenkidli metin yönteminde eserin bütün nüshaları bulunur ve belirli bölümlerine sondajlar yapılarak birbirine benzeyen nüshaların içinden en mükemmeli seçilir. Böylece kopya sayısı gerçeğe en yakın olabilirlik açısından en aza indirgenir. Kalan birkaç nüsha kendi aralarında karşılaştırılarak farklı oldukları noktalar notlarla gösterilir ve orijinal esere en yakın metin oluşturulur.
İkinci yol ise bir nüshanın değişik yerlerinden seçilen kısımların doğruluğundan emin olunan diğer eserlerle kıyaslanmasıdır. Belirlenen adlar, tarihler ve tabirler güvenilir kaynaklarla kıyaslanarak eserin değeri hakkında sonuca varılır. Eserin kopya edildiği tarihin yazım tarihine yakın olması tek başına güvenilirlik sağlamaz, çünkü günümüze ulaşmamış başka ara kopyalar da olabilir.
Tarihçi çalışmalarında yalnızca kitaplardan değil, arşiv belgelerinden de ana kaynak olarak faydalanır. Bu belgelerin kullanılmadan önce diplomatik tenkide yani değerlendirmeye tabi tutulması şarttır. İlk aşamada belgenin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı, yani özgün mü yoksa kopya mı olduğu ortaya konmalıdır. Osmanlı belgelerinde kopyalara 'suret' denilmekte olup, arşivlerdeki bu suretler genellikle orijinal belge niteliği taşımaktadır.
Belgenin tarihi ve çıktığı yerin belirlenmesi eleştirinin bir diğer kritik aşamasıdır. Eski belgelerde tarih veya büro bilgisi bulunmayabilir. Bu durumda paleografya biliminden yararlanarak yazı türü incelenir. Örneğin Osmanlı'da fermanlar divani, şeyhülislâmlık yazıları ta’lik, defterdarlık hesapları siyakat yazısıyla yazılmıştır. Son yüzyılda ise resmi yazı rık’a olmuştur.
Belgelerin tarihlendirilmesinde kullanılan kağıdın cinsi, ebadı, mühürler ve üzerindeki büro işaretleri önemli ipuçları sunar. Ayrıca belgelerde belirtilen isteklerin uygulamaya geçirilip geçirilmediği (işleme konulup konulmadığı) mutlaka araştırılmalıdır. Bir talep yazısının ardından üst emir çıkmamışsa, o belge sadece bir düşünceden ibarettir ve tek başına uygulama kanıtı sayılamaz.
Kaynakların dış yapıları incelendikten sonra iç eleştiri aşamasına geçilir. İç eleştiri, tarihi malzemenin içeriklerinin doğruluğunu ve gerçeğe uygunluk derecesini tespit etmek için yapılır ve iki kademede gerçekleştirilir. İlk kademe yazarın eleştirisidir; çünkü yazarın kaleme aldığı eser üzerinde büyük bir etkisi kaçınılmazdır.
Yazarın eleştirisinde, yazarın hayatı, kişiliği, dini inançları, siyasi görüşleri ve dünya algısı incelenir. Taassup derecesinde inançlara veya taraflı görüşlere sahip bir yazardan nesnel bir eser beklenemez. Ayrıca yazarın eğitim ve kültür seviyesi, olayları irdeleyebilmesi açısından kritik önem taşır.
Yazarın tarafsızlığını zedeleyen bir diğer unsur, eserini takdim ettiği kişinin veya hocasının baskısı altında kalmasıdır. Yazarın kişisel görüşü farklı olsa bile haminin etkisiyle bunu yansıtması eserin güvenilirliğini düşürür. Bu hususlar tahlil edilmeden eserdeki olayların eleştirisine geçilemez.
İç eleştirinin ikinci basamağı eserde geçen olayların eleştirisidir. Bu aşamada ilk olarak eserde anlatılan olaylar farklı kaynaklarla kıyaslanır ve bilgilerin doğruluk dereceleri tespit edilir. İkinci olarak, yazarın anlattığı olayların kendi gözlemlerine dayanıp dayanmadığı, başka bir deyişle şahit olmadığı olayları bizzat yaşamış gibi aktarıp aktarmadığı incelenir.
Yazarın yaşadığı tarih ile eserde anlatılan olayların tarihleri karşılaştırılarak veya anlatımdaki abartılar ve coğrafi imkansızlıklar (kısa zamanda ulaşılamayacak uzak yerlerde aynı anda bulunma iddiaları) incelenerek yazarın o olaylara şahit olup olmadığı ortaya konur.
Olay eleştirisinde üçüncü nokta, yazarın 'ne söylediğini' değil, 'ne söylemek istediğini' yani satır arasını (tefsir/yorumlama) anlamaktır. Bazı yazarlar doğrudan yazamadıkları hususları imalı sözlerle aktarmışlardır; bu örtük anlamları çözmek gerçek düşünceye ulaşmayı sağlar.
19. yüzyıldan beri sosyal bilimlerin (tarih, sosyoloji vb.) doğa bilimleri gibi gerçek birer bilim olup olmadığı tartışılmaktadır. Bu tartışma, nesnel bilgiye yalnızca ampirik/deneysel yöntemlerle ulaşılabileceği inancından doğmuştur. Günümüzde sosyal bilim anlayışları pozitivist, yorumlayıcı ve eleştirel olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır.
Auguste Comte tarafından geliştirilen pozitivist sosyal bilim yöntemi, toplumsal yaşamın doğal yaşama benzer bir nesnel gerçekliği olduğu varsayımına dayanır. Pozitivistler, doğa ile toplum arasında bir süreklilik olduğunu, toplumsal gerçekliğin bireylerin isteklerinden bağımsız, değişmez yasalara bağlı olduğunu savunurlar.
Pozitivist yönteme göre bilimsel bilgi deney, gözlem ve ölçümle elde edilen ampirik bilgidir ve değerlerden tamamen bağımsızdır. Auguste Comte, insan düşüncesinin teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere üç aşamadan (üç hâl yasası) geçerek evrimleştiğini savunmuştur. Emile Durkheim ise toplumu biyolojik bir organizmaya benzeterek toplumsal olguların nesne gibi incelenmesi gerektiğini ve nedensel/işlevsel yöntemlerin kullanılmasını öngörmüştür.
Yorumlayıcı sosyal bilimin temelleri Wilhelm Dilthey ve Max Weber'e dayanmaktadır. Bu yaklaşım, pozitivist yöntemin doğa bilimleri kalıplarını insan bilimlerine uyarlamasını eleştirir. Doğa mekanik yasalara uyarflen, insan verdiği kararlarla eylem gerçekleştirir; dolayısıyla insan eylemlerinin gerisindeki niyet ve anlam açığa çıkarılmalıdır.
Yorumlayıcı sosyal bilim, hermeneutik (yorum bilgisi) teorisiyle bağlantılıdır. Dilthey, doğa bilimlerinin açıklamaya, kültür bilimlerinin ise anlamaya çalıştığını belirtmiştir. İnsanlar anlamlı kültürel sistemler içinde yaşarlar; bu nedenle toplumsal gerçeklik dışarıda hazır bulunan bir nesne değil, bireylerin anlamlı eylemleri ve uzlaşma süreçleriyle oluşan kurgusal bir düzendir.
Max Weber, anlam ve açıklamayı birleştirerek 'açıklayıcı anlama' yöntemini geliştirmiştir. Toplumsal eylemleri analiz etmek için 'ideal tip' kavramsal aracını kullanmış; geleneksel, duygusal, değerle ilişkili akılcı ve amaçsal akılcı eylem tiplerini tanımlamıştır. Weber, özellikle karşılaştırma yöntemine büyük önem vermiş ve bilimsel etkinliğin değerlerden arındırılması gerektiğini savunmuştur.
Eleştirel sosyal bilimin kökleri Karl Marx, Sigmund Freud ve Frankfurt Okulu (Adorno, Marcuse, Fromm) tarafından geliştirilen eleştirel kurama uzanır. Bu anlayış pozitivist bilimi dar, anti-demokratik ve hümanist olmamakla eleştirir. Toplumsal gerçekliğin görünenin ötesinde, çelişkili, çatışmacı ve tarihsel bir niteliğe sahip olduğunu savunur.
Eleştirel yöntemin en önemli kavramı diyalektiktir. Diyalektik, her şeyin kendi içinde zıddını taşıdığını ve bu iki kutup arasındaki paradoksal çatışma ve değişme ilişkisini ifade eder. Ancak bu çatışmalar her zaman açık değildir; gerçeğin üstü yanılgılar, mitler ve çarpıtmalarla örtülmüştür. Bu nedenle eleştirel sorgulama ile görünenin ardındaki saklı gerçekler açığa çıkarılmalıdır.
Eleştirel sosyal bilimin temel amacı yalnızca toplumsal dünyayı incelemek değil, aynı zamanda onu değiştirmektir. Karl Marx, Hegel'in idealist felsefesini materyalist bir tarih felsefesine dönüştürerek diyalektik ve üretim ilişkileri kavramlarıyla bu akımın gelişimine öncülük etmiştir.