Bugün sizlerle Batı Türkçesinin gelişimini, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki dil ve edebiyat yolculuğunu konuşacağız. Batı Türkçesi dediğimiz zaman aslında geniş bir coğrafyada konuşulan Oğuz Türkçesini ve onun kollarını kastediyoruz. On üçüncü ve on beşinci yüzyıllar arasında Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında bu şivelere dayanan bir edebiyat dili oluştu. Zamanla, özellikle on altıncı yüzyıldan sonra Osmanlı'nın başkenti İstanbul'un konuşma dili standart dil olarak benimsendi. Nesîmî veya Fuzûlî gibi isimlerin eserlerinde zaman zaman Azerbaycan bölgesi özelliklerini görsek de bu hiçbir zaman birbirimizi anlamamıza engel olacak bir fark yaratmadı. Tabii ki bu dilin asıl yayılma gücü Osmanlı'nın siyasi başarılarıyla birlikte Anadolu ve Balkanlar'da görüldü. Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsçadan aldığı kelimelerle sürekli zenginleşen çok güçlü bir medeniyet dili haline geldi. Yazarın eğitim durumu, hitap ettiği kesim ya da işlediği konu dili nasıl kullanacağını belirliyordu. Aydınlara hitap eden yüksek bürokratlar eserlerinde yabancı unsurları çok yoğun kullanırken, halka yaklaşanlar daha sade bir dil tercih ettiler. Tabii bu süreçte kültür ve edebiyatın kalbi hiç şüphesiz İstanbul'du. Bağdat, Bursa, Edirne gibi şehirlerde de önemli faaliyetler vardı ama herkesin yolu bir şekilde İstanbul'a düşüyordu. Padişahlar, şehzadeler, devlet adamları sadece şairleri korumakla kalmadı, bizzat kendileri de şiirler yazdılar. II. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi isimler edebiyata çok büyük katkılar sundular. On altıncı yüzyıla baktığımızda karşımıza harika isimler çıkıyor. Bunlardan biri olan Fuzûlî, ana dili olan Türkçede yarattığı eserlerle hem Doğu'da hem Batı'da unutulmaz bir üstat oldu. İstanbul'da yetişen Bâkî ise dönemin en başarılı divan şairlerinden biri olarak dindışı konuları son derece özgün bir şekilde işledi. Vardar Yenicesi'nden çıkan Hayâlî ise samimi derviş hayatı ve Rumeli Türkçesi özellikleriyle gönülleri fethetti. Düzyazı yani nesir alanına baktığımızda ise üç ayrı üslup görüyoruz. Birincisi, Arapça ve Farsça kelimelerle dolu, cümlelerin secilerle uzatıldığı ve anlaması oldukça güç olan süslü nesirdi; bunu daha çok resmi yazılarda ve tarihlerde görürüz. İkincisi, aydınların geniş halk kitlelerine seslenmek için kullandığı daha sade orta nesirdi. Fuzûlî'nin Hadikatü's-Suedâ'sı bunun güzel bir örneğidir. Üçüncüsü ise halkın günlük konuşma diliyle masalların, halk hikayelerinin anlatıldığı halk nesridir. On yedinci yüzyıla geldiğimizde imparatorluk en geniş sınırlarına ulaşıyor ancak yönetimde bazı bozulmalar başlıyor. Yine de edebiyat durmuyor. Bu dönemde karşımıza iki akım çıkıyor. Biri İran ve Hindistan etkisindeki Sebk-i Hindî akımıdır ki soyut ve anlaşılması zor hayallerle doludur; Nailî ve Şeyh Galip bu akımın temsilcileridir. Diğeri ise Nâbî'nin öncülük ettiği, hikemi yani öğüt verici ve daha anlaşılır şiir anlayışıdır. On sekizinci yüzyılda Lale Devri ile birlikte kültürel bir yenilenme yaşanıyor. Mahallileşme dediğimiz akımla birlikte günlük hayat, deyimler ve atasözleri şiirlerde yer bulmaya başlıyor; bu akımın zirvesinde ise Nedim var. On dokuzuncu yüzyıl ise artık tamamen yenileşme ve Batılılaşma dönemi. Tanzimat Fermanı ile birlikte eğitimden kurumlara kadar her şey değişiyor. Bu dönemde Türkçenin zorunlu ders olmasıyla birlikte ilk gramer kitapları yazılıyor. Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi isimler edebiyata vatan, hürriyet ve adalet gibi yepyeni kavramlar getiriyor. Gazeteciliğin başlaması ve roman gibi yeni türlerin edebiyatımıza girmesi dili de kökten değiştiriyor. Tabii bu uzun süreç boyunca Türkçeyi yazmak için Arap kökenli alfabe kullandık ancak bu alfabe Türkçenin seslerini karşılamakta yetersiz kaldığı için imlada hep bir kargaşa yaşandı. Ünlüler tam yazılmadığı için ses olaylarını ve dil uyumlarını bugünden o döneme bakarak tam olarak anlamak bazen ancak yabancıların tuttuğu seyahatnameler sayesinde mümkün olabiliyor.