Hadi gelin, sixteenth yüzyıl Türk edebiyatının en renkli, en büyüleyici dünyasına, yani mesnevilere şöyle yakından bir bakalım. O dönemde şairler sadece güzel şiirler yazıp estetik zevklerimizi tatmin etmekle kalmamış; aynı zamanda bizlere hayat dersleri vermek, dinî ve ahlaki değerleri aktarmak için kalem sarılmışlar. Hatta o kadar çok mesnevi yazılmış ki hamse sahibi olmak, yani beş mesnevi birden kaleme almak resmen bir gelenek haline gelmiş. Taşlıcalı Yahya, Lamiî Çelebi, Gelibolulu Mustafa Âlî gibi isimler bu konuda gerçekten de devleşmişler. Eserleri incelediğimizde bunları dört ana gruba ayırabiliyoruz: Aşk ve macera mesnevileri, dinî ve tasavvufi olanlar, tarihî ve destanîler ile bir de yerli ve realist özellikler taşıyanlar. İşin içinde aşk ve macera olunca, biliyorsunuz Fars edebiyatının büyük üstadı Nizâmî'nin izinden gidilmiş. Çift kahramanlı bu hikâyelerde bazen insanları bazen de gül, bülbül, mum, kelebek gibi kişileştirilmiş varlıkları görüyoruz. Rüyada sevgilisini görüp âşık olmalar mı dersiniz, devlerle perilerle ejderhalarla yapılan büyük mücadeleler mi, hepsi bu masalsı anlatımların içinde yer alıyor. Mesela Kur'an-ı Kerim'deki Yusuf suresinden kaynağını alan Yusuf u Züleyha kıssası dönemin en popüler aşk mesnevilerinden biri. Kemal Paşazade'nin o devasa eseriyle Taşlıcalı Yahya'nın mesnevisi bu alanda hemen öne çıkıyor. Taşlıcalı Yahya, maddi kaygılardan tamamen arınarak konuyu saf ve ilahî bir aşk anlayışıyla yeniden yorumlamış. Züleyha'nın aşk uğruna her şeyini kaybetmesi, sonunda Yusuf'un duasıyla yeniden eski güzelliğine kavuşması ve işin ucunda insanın nefsani sınavlardan geçerek olgunlaşmasını simgeleyen derin bir tasavvufi altyapı bulunması gerçekten çok etkileyici. Gelelim bir başka efsaneye, yani Leyla vü Mecnun'a. Arap sözlü geleneğinden doğan bu hikâyeyi Farsçadan sonra Türk edebiyatında işleyen pek çok şair oldu ama Fuzulî, Azeri sahasında yazdığı üç bin doksan sekiz beyitlik şaheseriyle bu işin zirvesine yerleşti. Fuzulî, beşerî aşkı alıp tamamen ilahî bir boyuta taşıdı. Kays'ın okulda başlayan aşkı yüzünden çöle düşüp Mecnun lakabını alması, aile baskısı, İbni Selam ile zorunlu evlilik derken iki âşığın ancak mezar başında birleşebilmesi divan şiirinin en lirik, en duygu yüklü anlarını oluşturur. Bir de Hüsrev ü Şirin hikâyesi var ki orada da çok enteresan bir değişim yaşandı. Normalde bu hikâyelerin ana kahramanı Hüsrev'dir. Ancak bizim Türk edebiyatımızda Lamiî ve Şanî gibi şairler, dağları delen Ferhad'ı hikâyenin tam merkezine yerleştirdiler. Ferhad'ın aynada gördüğü Şirin'e sevdalanması, su kanalları açması ve yaşadığı trajik son, kahraman odaklı bakış açısının nasıl değiştiğini gösteren çok çarpıcı bir örnektir. Tabii işin bir de mecazi, yani alegorik tarafı var. Mum ile kelebeğin, yani şem ile pervanenin hikâyesi, insanın Tanrı'nın varlığında yok olmasını anlatır. Zatî'nin mum ile kelebek hikâyesinde, Kara Fazlî'nin ise Gül ü Bülbül mesnevisinde beşerî görünen o aşklar aslında tamamen tasavvufi simgelerle örülmüştür. Gülşenin vücut, bülbülün gönül, dikenin ise kibri simgelediği bu eserler klasik şiirimizin imaj hazinesidir adeta. Vamık u Azra'da devlerle ejderhalarla mücadele edilirken, Salaman u Absal'da ebedi güzelliğin peşine düşülür. Taşlıcalı Yahya'nın yazdığı Şah u Geda'da ise olayları İstanbul'a taşıyıp Ayasofya ve At Meydanı tasvirleriyle hikâyeye yerli hayat sahneleri eklemesi dönemin sosyal dokusunu yansıtması bakımından çok kıymetlidir. Sadece aşk hikâyeleri yok tabii ki. İslam akaidi, peygamber kıssaları ve tasavvufi kurallar da mesnevi nazım şekliyle defalarca işlendi. Nizâmî'nin Mahzenü'l-Esrar geleneğini takip eden şairlerimiz, estetik zevkten ziyade kıssadan hisse çıkarmayı amaçladılar. Yahya Bey'in eserleri, Cinanî'nin yazıları ve Lamiî'nin gûy ile çevgânı, yani polo sopasıyla topu kullanarak âşık ile sevgiliyi simgelediği alegorik eserler bu dönemin dinî-tasavvufi birikimini gözler önüne serer. Son olarak Şemsettin-i Sivasî'den mutlaka bahsetmek lazım çünkü o, tüm mesnevilerinde sadece dinî ve tasavvufi konuları işlemesiyle ayrılır. Süleyman peygamberin hayatını anlattığı Süleymânname'si, Feridüttin Attâr'ın İlahiname'sinden ilhamla yazdığı ve İslam tarihinden seçilen yüz hikâyeyle okuyucuya ders vermeyi amaçlayan İbretnüma'sı ve müritlere evrenin yaratılışını anlatan Gülşenabad'ı, dönemin didaktik ve tasavvufi ruhunu anlamamız için bize harika birer rehber sunar.