Merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Anadolu’da gelişen tasavvufi Türk edebiyatının doğuşunu ve bu döneme damga vuran en önemli isimleri konuşacağız. Hazırsanız başlayalım. Biliyorsunuz, bu dönemde Anadolu çok büyük değişimler yaşıyor. Selçuklu Devleti’nin kuruluşuyla birlikte Doğu’dan, Horasan’dan, İran’dan gelen büyük bir kültürel birikim Anadolu’ya taşınıyor. Ancak ilk başta yazı dilinin henüz tam oturmamış olması, edebi geleneklerin henüz kurulmamış bulunması ve sarayın Sasanî geleneklerini örnek alması resmi dilde Farsçanın, bilim dilinde ise Arapçanın tercih edilmesine yol açıyor. Fakat zamanla Türk nüfusu artıyor ve halk kendi diliyle dini, tasavvufi bilgileri öğrenmek istiyor. Üstelik bir de üstüne siyasi çekişmeler, taht kavgaları ve Moğol istilası gibi dış baskılar eklenince, asayiş bozuluyor ve halk tabii ki manevi bir sığınak arayışına giriyor. İşte tam bu karmaşa ortamında Horasan’dan gelen dervişler ve Mevlana, Sühreverdî, Ahî Evren, Muhyiddin-i Arabî gibi büyük mutasavvıflar tasavvufi görüşlerini yayarak Anadolu Türk edebiyatının temellerini atıyorlar. Aydınlar Farsça eserler yazarken dervişler halk arasında Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatının doğmasına öncülük ediyorlar. Bu dönemin en parlak yıldızı şüphesiz Mevlana Celâleddîn-i Rûmî’dir. Mevlana, bin iki yüz yedi yılında Horasan’ın Belh şehrinde doğuyor. İlk eğitimini babası Bahaeddîn Veled’den alıyor. Göç yolunda Şam’da dönemin çok önemli sûfîleriyle tanışıp dersler alıyor. Babası vefat ettiğinde henüz yirmi dört yaşında olmasına rağmen medresede onun yerine geçmesi isteniyor ama o eğitime doymuyor diyebiliriz. Babasının öğrencisi Seyyid Burhaneddîn’den tasavvufi dersler alarak düşünce dünyasını şekillendiriyor. Hayatının dönüm noktası ise yirmi dokuz Kasım bin iki yüz kırk dört yılında Konya’da Şems-i Tebrîzî ile karşılaşması oluyor. Şems’in ortadan kaybolmasından sonra duyduğu derin hasretle kendini tamamen şiire veren Mevlana, bin iki yüz yetmiş üç yılında Konya’da vefat ediyor. Mevlana’nın edebi kişiliğine baktığımızda, onun şekle, vezne, kafiyeye sıkı sıkıya bağlı kalmadığını görüyoruz. Vahdet-i vücud, ilahi aşk ve insan-ı kâmil yani erdemli insan olma konularını işliyor. Eserlerine gelince, kırk binden fazla beyitten oluşan ve ilahi aşkı anlatan devasa Dîvân-ı Kebîr’i ile Hüsameddin Çelebi’nin ısrarıyla yazılan, yirmi dört bin beyitlik o muazzam didaktik ve lirik başyapıtı Mesnevî’yi unutmamamız gerekiyor. Mensur eserleri arasında ise ders notu niteliğindeki Fîh mâ Fîh, vaazlarından oluşan Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât yer alıyor. Ayrıca Farsça eserleri içindeki Türkçe şiirleri de onun Türk edebiyatındaki öncülüğünü açıkça gösteriyor. Mevlana’dan sonra oğlu Sultan Veled sahnede. Bin iki yüz yirmi yedi doğumlu Sultan Veled, eserlerini çoğunlukla Farsça yazsa da Türkçe şiirlere de yer veriyor ve Ahmed Fakîh’le birlikte Anadolu Türk edebiyatının öncülerinden biri oluyor. Babasından sonra Mevlevîlik tarikatını sistemli bir yapı haline getirerek bu tarikatın Osmanlı coğrafyasında yayılmasını sağlıyor. Üç bin beyte yakın Türkçe manzumesi bulunan Sultan Veled’in İbtidâ-nâme, Rebâb-nâme ve İntihâ-nâme gibi çok önemli mesnevileri bulunuyor. Gelelim bir diğer önemli ismimiz Ahmed Fakîh’e. Horasan’da doğup Konya’ya gelen ve Mevlana’nın babasından fıkıh dersi aldığı için bu unvanı alan sanatçımızın iki önemli eseri var. Bunlardan ilki, feleğin acımasızlığını, dünyanın faniliğini ve bin iki yüz otuz dokuz sonrası Anadolu’nun kargaşa ortamını eleştiren seksen üç beyitlik Çarh-nâme’dir. İkinci eseri ise Kutadgu Bilig’e benzeyen, Mekke, Medine, Kudüs gibi kutsal mekânları tasvir eden üç yüz kırk yedi beyitlik Kâ-tâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe adlı eseridir. Bu eser, aynı zamanda Anadolu Türk edebiyatının ilk seyahatname ve hac konulu ilk Türkçe mesnevisi olma özelliğini taşımaktadır. İşte arkadaşlar, on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Anadolu’da tasavvufi Türk edebiyatı böyle doğmuş, halkın dili Türkçe bu büyük ustaların kaleminde adeta yeniden hayat bulmuştur. Hepinize çalışmalarınızda başarılar diliyorum.