Okuma Parçası
Bizim halk ozanlarımızın dörtlüklerle sürdürdükleri bir atışma biçimi vardır hani: ozan verilmiş bir dizeden yola çıkarak bir dörtlük kurar, karşıtı onun dizelerinden birini olduğu gibi alıp üç dize de kendisi ekler, sıra kendisine gelince, ilk ozan da aynı şeyi yapar; böylece, iki ozanın görünüşte birbirlerini yıkmaya yönelen dörtlükleri, almaşık olarak birbirlerini izlerken, hem karşılıklı olarak birer ortak dize içerir, hem de birbirlerine eklenirler, birbirlerine bağlı kalmaya yargılıdırlar. Biraz daha gevşek ya da biraz daha sıkı, nice yazın yapıtları da böyle bağlanır birbirine. Böylece, Mihail Bahtin, Dostoyevski’nin romanlarının kaynağını “türün nesnel belleği” aracılığıyla Sokrates söyleşilerine dek götürür; böylece, Yaşar Kemal kendini aynı zamanda hem Homeros’un, hem Stendhal’in, hem Tolstoy’un kalıtçısı sayar; böylece, James Joyce yüzyılımızın belki en özgün romanının adını Ulysses koyar; böylece, zaman zaman, tüm Camus Dostoyevski’den çıkmış gibi görünür, André Malraux da romancının yaşamdan değil, başka romanlardan yola çıktığını söyler. Hiç kuşkusuz, alışveriş ille de öykünmeyi içermez, ama o da sık sık girer işin içine.
Üstelik herkes benim dostumun yaptığıyla yetinmez: koca Racine, Aristofanes’in güldürüsünü, Sofokles’in ve Aiskilos’un tragedyalarını kendi dilinde yeniden yazar. Bizim yüzyılımızda da Sofokles’in kimi tragedyalarını André Gide, Jean Anouilh, Kemal Demirel ve belki daha başkaları yeniden yazarlar. Michel Tournier’nin Cuma’sı, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun çağdaş bir değişkesidir. Bu konuda en ilginç örneklerden birini de Alfred Jarry verir: Ubu roi, gerçekte Rennes lisesi öğrencilerinin ortak yapıtıdır, hep alay konusu olan bir fizik öğretmeninin kişiliğinden esinlenilerek ve zavallı adamı alaya almak için oluşturulmuştur. Jarry, aynı liseye girince, oyunu hazır bulur, sonra da nerdeyse hiçbir şeyini değiştirmeden kendi adı altında yayımlamayı göze alır, yani yazmadığı bir yapıta imza atar, bir bakıma onu çalar, bunun bir anlamı varsa, döneminin okurunu da aldatır. Ama daha sonra kendisi girişir yazmaya: Ubu enchaîné’yi, Ubu sur la butte’ü, Ubu cocu’yü yayımlar, bununla da yetinmeyerek Ubu roi’yı Cesar Antechrist adlı yapıtının içine alır, daha da ileri giderek yavaş yavaş kendi gerçek kişiliğini Ubu’nün kişiliğiyle özdeşleştirir, bir başka deyişle onu yazından yaşama taşır. Demek ki, hangi kılığa sokulmak istenirse istensin, sorun yazının kendisi kadar eski bir sorun; “metinlerarası ilişki” dedikleri olgunun yalnızca adı yeni. Zavallı arkadaşımın sunduğu dışında kalan tüm örnekler de başkasının yapıtından yararlanmanın nerdeyse doğal bir şey olduğunu kanıtlar gibi. Ama bir olgunun eskiliği, yaygınlığı ve benimsenmişliği onu ne ölçüde yasallaştırır? Başkasının yapıtı sonuna dek sömürülebilir mi? Birtakım sınırları yok mudur bu işin? Varsa, nerede başlayıp nerede biter?
Kaynak: Tahsin Yücel, “Başkasının Yapıtı”, Yazın, Gene Yazın, İstanbul: YKY, 1995.
