Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Abdülhak Hamit Tarhan, Tanzimat dönemi edebiyatında özellikle şiir ve tiyatro türlerinde yazdığı eserler ve bu eserlerin başlarına koyduğu mukaddimelerle eleştiri alanına önemli katkılar sağlamıştır. Sanatçı, 'Makber' adlı ünlü eserinin başına yazdığı mukaddimede, bu eseri 'fena bulmuş bir vücudun bekâsı için' kaleme aldığını belirtir. Romantik edebiyatın bütün karakteristik özelliklerinin görüldüğü Makber Mukaddimesi'nde en çok dikkat çeken unsurlar 'tezat' ve 'ölüm gerçeği karşısında beşerin aczi'dir.
Hamit, şiiri 'En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-i müdhşenin tazyîki altında hiçbir şey söyleyememektir' diye tanımlar ve hemen ardından mukaddime boyunca derinden hissettiği tezat sanatına başvurarak 'Makber ise, hitap ediliyor' der. Konuştukça büyünün ve sessizliğin bozulduğunu, insanın hayallerine ve hislerine tam anlamıyla kelimelerle yetişemediği için kalemini ayağının altına alıp ezmek istediğini ifade eder. Yazılarının tematik ana damarını bu çelişki ve tezat oluşturur.
Makber Mukaddimesi'nde dikkat çeken bir diğer unsur ise romantik tabiat algısıdır. Hamit, sanatın kaynağının tabiat olduğunu savunur ve 'Benim, eğer varsa, mehâsinim dağların, bayırların, güzel yüzlerin, çiçeklerindir. Seyyâtım kendimdir' diyerek güzelliğin kaynağının tabiat, dolayısıyla ilahi olduğunu kabul eder. Bu anlayış Platon'un estetik anlayışına dayanır. Ayrıca 'Duhter-i Hindû'nun Hâtime bölümünde sömüren İngiltere ile sömürülen Hindistan tezadını işlerken, tarihi ve egzotik tiyatroyu milli tiyatro olarak kabul ettiğini belirtir.
Batı retoriğine yönelmiş ilk edebiyat kuramcılarından olan Recaizade Mahmut Ekrem; Tanzimat edebiyatının estetiğini yapması, Muallim Naci ve eski edebiyat taraftarlarına karşı yeniliği savunması ve Servet-i Fünûn topluluğunun oluşumuna katkı sağlamasıyla öne çıkar. Eleştiri düşüncelerini Talîm-i Edebiyat, III. Zemzeme Mukaddimesi, Takdîr-i Elhân ve Takrîzât olmak üzere dört temel edebi metinde bir araya getirmiştir.
1879'da yazılmaya başlanan ve 1882'de hurufat baskısı yapılan 'Talîm-i Edebiyat', Mekteb-i Mülkiye'de okutulan bir belagat ve edebiyat kuramları kitabıdır. Ekrem bu eseri yazarken Emile Lefranc'ın 'Traité Théorique et Pratique de Littérature Style et Composition' adlı eserinin 'Style' bölümünü örnek almıştır. En önemli yeniliği, belagat ilmindeki eski sanat sınıflamaları yerine Batı retoriğindeki edebi sanat sınıflandırmalarını esas almasıdır. Eser ruhî melekeler, üslûp, mecazlar ve lafız sanatları olmak üzere dört ana bölümden oluşur.
Kitabın yayımlanması yenilikçi çevrelerde büyük memnuniyet yaratırken eski edebiyat taraftarlarınca eleştirilmiştir. Namık Kemal eseri takdir etmiş ancak mecaz bahsinin biraz karıştırılmış olduğunu belirtmiştir. Bu tartışmalar sonucunda yeni yetişen şairlerin söz sanatlarını bir kenara bırakıp şiirde fikir ve anlama önem vermesi gerektiği ve Arapça anlatım yollarının Türkçe'ye uygulanmasının yersiz olduğu açıklık kazanmıştır.
Recaizade Mahmut Ekrem, 1885 yılında yayımlanan 'III. Zemzeme Mukaddimesi'nde sanat, edebiyat ve şiirle ilgili görüşlerini dile getirir. Ona göre en güzel eserler okuntuktan sonra da insanı bir müddet düşünmeye mecbur eden eserlerdir. Ekrem, bir edebi eserde fikir, his, hayal ve zevk arasında uyum olması gerektiğini savunur. Batı retorikindeki edebi nitelikleri benimseyen yazar, hakiki ulviyetten mahrum iken ateşten kıvılcımdan bahseden manzumelerin ateşböceğine benzediğini ve kendiliğinden sönüp yok olacağını ifade eder.
Ekrem, edebî eserlerde önem sırasına göre üç çeşit güzellik bulunduğunu belirtir: Sünûhât-ı kalbiyye (kalbe doğan ilhamlar), bedâyi-i hayâliyye (hayal güzelliği) ve mehâsin-i fikriyye (fikir güzelliği). Ruhun en derinlerine nüfuz eden sünûhât-ı kalbiyye diğerlerinden üstündür. Şiirde hem içerik hem biçim mükemmelliği aranmalı, vezin, kafiye ve kelime seçimi konunun tabiatına en uygun şekilde yapılmalıdır. Bu görüşlerin ilk somut meyvesini Servet-i Fünûn edebiyatıyla verdiğini söyleyebiliriz.
Ekrem ayrıca Menemenlizade Mehmet Tahir'in 'Elhân' şiiri üzerine yazdığı 'Takdîr-i Elhân'da (1885) devrin tenkit anlayışını eleştirir. 'Göz için kafiye' anlayışına karşı çıkarak kulağa aynı sesin gelmesini esas alan 'kulak için kafiye' anlayışını savunur. 'Takrîzât' (1898) adlı eserinde ise Beşir Fuat, Halit Ziya ve Mustafa Reşit Bey gibi isimler üzerine yazdığı eleştirileri bir araya getirmiştir.
Tanzimat döneminde eleştiri türünde dikkat çeken bir diğer isim Muallim Naci'dir. Edebiyat alemine Tercümân-ı Hakîkat gazetesindeki yazılarıyla tanınan Naci; dil ve ifade, vezin ve kafiye hataları, edebi sanatlar ile mana ve hayal eksenli tenkitler yapmıştır. Eleştiri alanındaki görüşlerini 'Muallim', 'Demdeme', 'Istılahat-ı Edebiyye' ve mektup türündeki eserleriyle ortaya koymuştur.
Mektup türünü eleştiride aktif olarak kullanan Naci'nin bu alandaki eserleri şunlardır: Ahmet Mithat Efendi ile mektuplaşmalarından oluşan 'Muhâberât ve Muhâverât' (1894), kime yazıldığı belli olmayan 'Mektuplarım' (1886) ve Beşir Fuat'ın Victor Hugo eserine karşılık yazdığı 'İntikad' (1887). İntikad'da Naci, realizm ve natüralizm konularını tartışarak 'bir eser sırf yeni veya eski olduğu için ne peşinen kabul edilmeli ne de reddedilmelidir, esas olan güzelliktir' fikrini savunmuştur.
Muallim Naci'nin 'Demdeme' adlı eseri, Recaizade Mahmut Ekrem'in III. Zemzeme Mukaddimesi ve Takdîr-i Elhân'daki eleştirilerine Saadet Gazetesi'nde verdiği cevaplardan oluşur. Ayrıca 'Istılahat-ı edebiyye' (1891) yazma kuralları ve edebiyat terimlerini inceleyen dönemin en önemli rehber kitaplarından biridir.
Tanzimat döneminde Batı'ya açılan en önemli kapılardan biri olan Beşir Fuad, pozitivist dünya görüşüyle Türk edebiyatında realizm ve natüralizmden ilk defa bahseden yazardır. Skolastik ve kuralcı düşünceye karşı çıkan yazar, edebiyatın deneysel bilimlere ters düşmemesini savunmuştur. Victor Hugo (1885) adlı eseri, Türk edebiyat tarihinin ilk tenkitli monografisi olup romantizmi eleştirerek Emile Zola'nın natüralizmini savunmuş ve 'Hayâliyyûn-Hakikiyyûn' tartışmasını başlatmıştır.
Beşir Fuad, sanatkarın ilim adamı gibi gerçeğe objektif bakmasını ister. Romantik şiirlerdeki aşırı duygusallığı ve gözyaşı edebiyatını eleştirir; örneğin Mustafa Reşit'in Göz Yaşları kitabı üzerine gözyaşının acıdan değil vücudun mikropları temizleyen bir ifrazat olduğunu söylemesi büyük yankı uyandırmıştır. Bu realist ve materyalist tutumu nedeniyle Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem ve Menemenlizade Mehmet Tahir gibi isimlerin büyük tepkisini çekmiştir.
Beşir Fuad'ın savunduğu natüralist görüşlere karşı çıkan isimlerden biri de Ahmet Mithat Efendi'dir. Ahmet Mithat, 'Müşâhedât' romanının önsözünde natüralistlerin sadece kötülükleri, sefaleti ve ahlaksızlıkları öne çıkarıp erdemleri silmesini eleştirir. Natüralistlerin gözlem anlayışını ve romancılığı ciddiye almalarını beğenmekle birlikte, hayatın içinde iyiliklerin de olduğunu, bu nedenle romanda kötülüklerle birlikte iyiliklerin de yer alması gerektiğini savunmuştur.
Mizancı Murat, edebiyatı bir milletin tercüme-i ahvâli ve hayat-ı maneviyyesi olarak görür. Tenkitle ilgili görüşlerini 1888'den itibaren Mîzan Gazetesi'nde yayımlanan 18 makaleden oluşan 'Üdebâmızın Nümûne-i İmtisalleri' adlı seri yazısında ve 'Turfanda mı Yoksa Turfa mı?' romanının 'İfade-i Mahsûsa' önsözünde ortaya koymuştur.
Mizancı Murat'ın edebiyata yaklaşımı Namık Kemal ile örtüşer; divan edebiyatını yapay ve ahlaka aykırı bulur. 'Edebiyat-ı ahlâkiyye' yolunu takip eden yazar, Türk edebiyatında milli özellikler taşıyan, toplumun örf, adet ve dini yargılarına bağlı tipler oluşturulması gerektiğini savunur. Ona göre bir edebi eserin güzel olabilmesi için üslubunun sade, dram entrikasına sahip ve okuyucuya ibret dersi veriyor olması şarttır.
Mizancı Murat, medeniyetin gelişmesinde ve taklitten kurtulmasında eleştirinin hayati öneme sahip olduğunu vurgular. Türkiye'de eleştiri ile saldırının birbirine karıştırıldığını belirtir. Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ının manzum mukaddimesindeki Nâbî eleştirisini edebiyatımızdaki ilk eleştiri çalışması olarak değerlendirirken, Batılı anlamda ilk ciddi tenkitçinin Namık Kemal olduğunu ifade eder.
Tanzimat'ın ikinci nesli (Ekrem-Hamit-Sezaî) ile 1896'da kurulan Servet-i Fünûn topluluğu arasında yer alan ve eserlerini ağırlıklı olarak 1880-1895 yılları arasında veren sanatçı grubu Prof. Dr. Mehmet Kaplan tarafından 'Ara Nesil' olarak adlandırılmıştır. Beşir Fuad, Muallim Naci, Nabizade Nazım, Fatma Aliye Hanım, Ahmed Rasim ve Menemenlizade Mehmet Tahir gibi isimlerin yer aldığı bu grupta tam anlamıyla ortak bir sanat anlayışı olmasa da bazı müşterek özellikler dikkat çeker.
Ara nesil sanatçıları 1860'lı yıllardan sonra açılan modern okullarda yetişmiş ve yabancı dilleri bizzat okullarda öğrenerek Batı (özellikle Fransız) edebiyatını birinci elden tanıma fırsatı bulmuşlardır. Fransızcadan yaptıkları çevirilerle Türk edebiyatına yeni temler kazandırmışlardır. Bu dönemde gazeteciliğin yerini dergiciliğin alması, yazarların dergiler etrafında ortak bir edebi zevk geliştirmesine zemin hazırlamıştır.
Ara nesil sanatçıları, Tanzimat'ın ilk neslinin aksine biçime, ifadeye, söz ve mana uyumuna önem veren bir anlayış benimsemiştir. Tanzimat'ın toplumsal faydacı yaklaşımından bireysel ve estetik odaklı bir anlayışa geçişte bu neslin katkısı büyüktür; bu yönleriyle hem Tanzimat devrini şekillendirmiş hem de Servet-i Fünûn edebiyatına zemin hazırlamışlardır.