Sesli Özet
← Ünite 4

Ünite 4: Ozan-Baksı Edebiyat Geleneği — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Metni oku

Mitolojik dönemde Türk edebiyatının en eski yaratıcıları, kamlar yani şamanlardı. Kamlar, 15 ile 150 kişilik küçük göçerevli toplulukların dinî ayinlerini yönetmek, hastaları iyileştirmek, ava çıkanların avlarının bol ve bereketli olması için büyü yapmak gibi pek çok toplumsal görevi üstlenmişlerdi. Kamların en temel özelliği, olağanüstü güçlerle ve ruhlarla iletişime geçebilme yeteneklerine inanılmasıydı. Bu bağlamda kamların ruhlarla kurduklarını düşündükleri iletişimlere dair memoratlar ve bu iletişimi sağlamak için şiir şeklinde söyledikleri 'alkış'lar (dualar), en eski sözlü edebiyat ürünlerimiz olarak kabul edilmektedir. Türklerin toplayıcılık, avcılık ve balıkçılıktan hayvancılığa geçerek bozkıra çıkmaları ve göçerevli hayat tarzını benimsemeleri, otlaklarını, hayvanlarını ve hayatlarını koruyabilmek için birleşme zorunluluğunu doğurmuştur. Bu ihtiyaç, kamların idare ettiği küçük toplulukların birleşmesiyle kutsal kağanlık kurumunun, yani bozkırda kurulan ilk Türk devletlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toplumsal yapının bu şekilde değişmesi, daha önce kamların üstlendiği görevlerin ayrı uzmanlık alanları halinde yeniden örgütlenmesini ve iş bölümünün belirginleşmesini beraberinde getirmiştir. Kamlıktan ayrılarak oluşan bu yeni uzmanlık alanları arasında otaçı (doktor), emçi (ilaç yapan eczacı), sınıkçı (kırık çıkıkçı ortopedisyen), büyücü, sığıtçı (cenaze törenlerinde yas tutturmak amacıyla profesyonel ağıt söyleyenler) ve bakıcı (kayıp olanı suya aynaya bakarak bulan falcı) yer almıştır. Bu uzmanlık alanları sırları ailece saklanan işlerdi ve ailelerin yaptığı, çoğunlukla soy yoluyla aktarılan yetiler olarak düşünülürdü; bu ailelere 'ocak' veya 'ocaklı' adı verilirdi. Ozan, tıpkı kam gibi gördüğü rüyalara bağlı ve tanrısal olarak verilen bir yetiyle çaldığı kopuzla yaptığı müzik eşliğinde doğaçlama şiir söyleme veya şairlik yeteneğine kavuştuğuna inanılan kişiydi. Bozkırda eksik olmayan mera kavgaları ve dış düşmanlara karşı toplumu koruyan kahramanların hayatları etrafında epik destanları oluşturarak topluluklar karşısında anlatanlar ozanlardı. Altı-yedi ay süren yaz aylarında bozkıra ikişer üçer çadırlık obalar halinde dağılan göçerevli toplumun en büyük eğlence, eğitim ve bilgi kaynağı ozanlardı. Ozanlar, obadan obaya gidip destanlar anlatmanın yanı sıra, gezip gördükleri yerlerde olup bitenleri gittikleri yerlere haber olarak iletiyorlardı. 'Devlet giden yere ozan ile baksı gelir' atasözünde belirtildiği gibi, ozanların bir kısmı doğrudan doğruya devlet görevlisi gibiydiler. Kağanların kendilerine itibar etmesi ve halkın dertlerini kağanlara iletmesi nedeniyle halk arasında kendilerine büyük saygı gösteriliyor; kamlar kadar olmasa da yarı kam veya erdemli ermiş kişi gözüyle bakılıyordu. Bebeklere ad koymada, ev eğlencelerinde, düğünlerde, şenliklerde, şölenlerde, kurultaylarda ve savaşlarda ozanlar olmazsa olmaz konumundaydılar. Türklerin Budizm ve Maniheizm dinlerini kabul etmesiyle birlikte kamlar ve ozanlar eski itibarlarını kaybetmeye başlamış, ancak çok köklü oldukları için tamamen ortadan kalkmamış; yeni dinlerle karışarak melez yapılar oluşturmuşlardır. Mani adlı kişi tarafından M.S. III. yüzyılda Mezopotamya'da kurulan Maniheizm, iyi-kötü, karanlık-aydınlık (nur-zulmet) olmak üzere iki prensip üzerine kurulmuştur. Uygur Türkleri, Böğü Kağan zamanında 762 yılında bu dini resmî devlet dini olarak kabul etmişlerdir. 840 yılında Kırgızlar tarafından iktidardan indirilip Doğu Türkistan'a yerleşen Uygurlar, Mani din ve dünya görüşüne dayalı pek çok tercüme eser içeren zengin bir 'Maniheist Türk edebiyatı' meydana getirmişlerdir. Bu gelenekten günümüze pek çok mensur eserin yanında birkaç şiir gelebilmiştir. Budizm ise yaklaşık 2500 yıl önce Buda olarak bilinen Prens Siddhata Gomata tarafından kurulan, tenasüh (ruh göçü) inancına dayanan bir diğer dindir. Canlıların Nirvana'ya ulaşıncaya kadar birçok kez değişik bedenlerde dünyaya geldiğine inanılır. Doğu Türkistan'da kurulan manastırlarla önce Karluklar arasında yayılan Budizm, daha sonra Göktürk Kağanı Topo Han tarafından kabul edilmiş ve Maniheist Uygurların 840'tan sonra Doğu Türkistan'a yerleşmesiyle bu bölgede yoğunlaşmıştır. IX. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar süren 'Budist Türk edebiyatı' döneminde pek çok kitap Türkçeye çevrilmiş, yüzden fazla şiir günümüze ulaşmıştır. Budizmin ve Maniheizmin etkisiyle kamlık, bakıcılık ve ozanlık kurumları 'baksı'lık adı verilen melez bir yapıyla karışmıştır. Bağşı (öğretmen/eğitmen) anlamındaki kelime ile kam, ozan ve bakıcının birleşmesiyle oluşan baksılar; ruhlarla iletişim kurabilen, destanlar söyleyen ve fal bakan kişilerdi. Musevilik, Türkler arasında yoğun olarak sadece M.S. VIII-X. yüzyıllarda Kafkaslar'dan Moskova yakınlarına, Hazar Denizi'nden Macaristan sınırlarına kadar uzanan Hazar İmparatorluğu'nda, özellikle yönetici sınıflar tarafından 740 yılında kabul edilmiştir. Günümüzde sayıları azalsa da bu Musevi Türklerin soyu Karay Türkleri ve Kırımçak Türkleri adlarıyla Kırım, Ukrayna, Polonya, İsrail, ABD, Fransa ve Litvanya'da yaşamaktadır. İbrani harfleriyle Türkçe yazılmış zengin bir edebiyat gelenekleri vardır. Hristiyanlık, İpek Yolu'yla Orta Asya'ya gelen rahipler tarafından M.S. IV. yüzyıldan itibaren tanıtılmış, XI. ve XII. yüzyıllarda Hristiyan Türk cemaatler oluşmuştur. Karaman Türkleri Anadolu'da Hristiyanlığı kabul etmiş ve 1923'ten sonra Yunanistan'a göç ettirilmişlerdir. Günümüzde Gagauz Türkleri, Urumlar, Kreşen Tatarları ile Çuvaş, Hakas, Altay ve Saha gibi Türk boyları arasında Hristiyanlık yaygındır. Hristiyan Türklerin M.S. XII. yüzyıldan başlayarak Ermeni, Latin, Gotik, Yunan ve Kiril harfleriyle Türkçe olarak yazılmış son derece zengin bir edebiyatları bulunmaktadır. Bu dinlerin her biri, Türklerin dünya görüşünü ve buna bağlı olarak edebiyat ürünlerini derinden etkilemiştir. Ozan-baksı edebiyat geleneği, İslamiyet'in kabulünden sonra çok yüzeysel bir İslamî dünya görüşü kisvesine bürünerek Osmanlı Türkleri arasında XVI. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. İslamiyet Türkler arasında kök saldıkça, eski sözlü edebiyat temelleri üzerinde iki yeni sözlü edebiyat geleneği (Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı ve Âşık Tarzı Edebiyat) oluşmuştur. Bu süreç sonunda ozan-baksılar Osmanlı sahasında tamamen işlevsiz hale gelmiştir. XII. yüzyılda Hoca Ahmet Yesevî'nin tekke kurumu etrafında oluşturduğu Dinî-Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği, ozan-baksı geleneğinin dinsel işlevlerini kaybetmesine neden olmuştur. Baksı geleneği, şehirlerden uzak kırsal kesimde ve göçebe Türkler arasında düğün dernek yapmaya ve eğlendirmeye dönük işlevleriyle yaşar hale gelmiştir. Yunus Emre gibi tasavvufi âşıkların karşısında zemin kaybeden bu gelenek, asıl öldürücü darbeyi XVI. yüzyıl sonlarında kahvehane merkezli olarak ortaya çıkan Âşık Tarzı Edebiyat geleneğinden yemiştir. Kahvehanelerin din dışı sohbet edilip eğlenilen bir sosyal kurum olarak ortaya çıkması, insanları irşat etmekten çok eğlendirmeyi amaçlayan Âşık Tarzı Edebiyat Geleneğini doğurmuştur. Bu yeni gelenek, ozan-baksı geleneğinin sığındığı son işlev olan eğlendirmeyi de elinden alınca, ozan-baksı geleneği tamamen ortadan kalkmış ve son temsilcileri yeni geleneklerin içinde eriyip gitmiştir. İslamiyet öncesi Türk edebiyatında şiir tür ve şekilleri günümüze çok az eser bırakmış olsa da, Reşit Rahmeti Arat'ın çalışmaları sayesinde aydınlatılabilmiştir. Koşug, günümüzde de kullanılan koşma şeklinin ilk görüldüğü biçimdir; şiir, nazım ve beyit anlamlarını karşılamıştır. Tıva, Şor, Altay, Kırgız, Kazak gibi Türk boylarında 'koşık', 'koşak' şeklinde yaşamaktadır. Kojan ise Altay Türkleri arasında 'kojong' şekliyle yaşamakta olup 'şarkı, türkü' anlamına gelmektedir. Ir/Yır sözcüğü ozan-baksı döneminde kullanılmış olup Dîvânu Lügâti't-Türk'te 'yır koşmak', 'yırlamak' (şarkı söylemek) anlamlarındadır. Bu kökten türetilen 'ırçı', 'yırçı' ve 'cırçı' şair demektir. Küg kelimesi şiirin bestesi ve ezgisi anlamına gelmekte olup günümüzde 'küy', 'küylemek' şeklinde 'müzik, beste, ezgi' anlamlarında kullanılmaktadır. Budist Uygur metinlerinde geçen takşut 'şiir, nazım, beyit' anlamındadır. Takmak ise kalabalık karşısında ezbere söylenen şiir anlamına gelir ve dörtlüklerden oluşan şiir anlamını içerir. Bu terimlerin yanı sıra Sanskritçeden alınan 'şlok' (bent), 'padak' (dize), 'kavi' (şiir) ve Sogdca 'baş/başik' (ilahi) gibi kelimeler de kullanılmıştır. Adı bilinen en eski Türk ozanı Aprunçır Tigin'dir; ayrıca Kül Tarkan, Çuçu, Kiki, Prataya Şiri gibi ozan-baksıların adları günümüze ulaşmıştır. M. Fuad Köprülü'nün 'Türk edebiyatının bütün ürünlerini terazinin bir kefesine, Dede Korkut Hikâyelerini de diğer kefesine koysanız Dede Korkut daha ağır gelir' sözüyle önemini vurguladığı Kitâb-ı Dedem Korkut Alâ-Lisân-ı Tâife-i Oğuzan, on iki hikâyeden oluşur. Eserin bilinen iki yazma nüshası vardır: Birincisi Berlin Dresden Kütüphanesi'ndedir ve 1916'da Kilisli Rıfat Bilge tarafından yayınlanmıştır. İkinci yazma ise altı hikâyeden oluşmakta olup Vatikan Kütüphanesi'ndedir ve Muharrem Ergin ile Orhan Şaik Gökyay tarafından incelenmiştir. Dede Korkut Hikâyeleri, Anadolu'nun doğusunda XII, XIII ve XIV. yüzyıllarda burayı vatanlaştıran Oğuz Türkleri ve Akkoyunlular arasında yaşananların ozanlarca destan geleneğince işlenip yayıldığı ürünlerdir. Epik destanlarda gerçeklik ve tarihsellik, dünya görüşü ve coğrafya doğrultusunda yenilenir; bu yönüyle masaldan veya saf tarihten ayrılır. Eser, en az iki bin yıllık bir sözlü kültürel geleneğin on binlerce emekçinin emeğiyle yarattığı bir şaheserdir. Korkut Ata, sadece Oğuz sahasında değil bütün Türkistan'da Kıpçak Türkleri arasında tanınan mitolojik bir kişiliktir. Kazakistan Sırderya nehrinde türbesi bulunan Dede Korkut, kopuzu ve adıyla anılan ezgileri icat eden kültürel kahramandır. Hikâyelerde hem erdemli bir ulu eren, hem Hz. Muhammed zamanına gidip sahabe olmuş bir İslam velisi, hem de ozanlığın sembolü ve koruyucu ruh olarak karşımıza çıkmaktadır.