İslâmiyetin Türkler tarafından kabul edilmesinden sonra sosyo-kültürel hayatı yönlendiren iki temel sivil ve kültürel kurum ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki bilim, eğitim ve öğretimin merkezi olan ve din adamları, hakimler ile bilginler yetiştiren 'medrese', ikincisi ise medreselerden tamamen farklı dinamiklerle kurulan 'tekke' kurumudur. Tekke, esasen dinî çevreler olmakla birlikte medrese mezunlarıyla kıyaslanamayacak derecede serbest düşünceli insanların yetiştiği, bireyin iç dünyasına odaklanarak kendini olgunlaştırmasını amaçlayan bir yaygın eğitim kurumudur. Tarikatların ve tekkelerin ortak yaşam, anlayış ve yorumlayış biçimleri, ortak bir edebî anlayışı da beraberinde getirmiştir. Büyük bir kısmı doğrudan ayin ve törenlerde okunmak, tarikat ritüellerini gerçekleştirmek amacıyla üretilen manzum ve mensur tüm edebî ürünler 'Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı Geleneği' olarak adlandırılır. Bu gelenek, XII. yüzyılda Türkistan'ın Yesi şehrinde Hoca Ahmed Yesevî'nin İslâm iman, ahlak ve faziletini tasavvufi prensiplerle yaşayıp 'hikmet' adını verdiği şiirlerle göçerevli geniş kitlelere yaymasıyla başlamıştır. Hoca Ahmed Yesevî'nin hayatı ve icra biçimi incelendiğinde, Oğuz ve Kazak rivayetlerindeki Dede Korkut ile kesişen yönleri olduğu görülür; her ikisinin de kökeni kam ve kamlığa dayanmaktadır. Tanrı tarafından seçilmek, rüya yoluyla yetiştirilmek, kopuz eşliğinde 'alkış' adı verilen dualar söylemek ve olağanüstü kerametler göstermek bu geleneğin ortak motifleridir. Bu şairlerin temel amacı irşat etmek, yani cehalet karanlığını ilim ve inançla aydınlatmaktır. Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı hem sözlü hem de yazılı kültür ortamlarında üretilmiş eserlere sahiptir. Bu edebiyatta kendine has ayrı bir nazım şekli veya vezin sistemi yoktur; Divan edebiyatının aruzlu şekilleri ile Âşık tarzının heceli nazım şekilleri ortaklaşa kullanılmıştır. Mutasavvıf şairler halkın kolayca anlayabilmesi için daha çok hece ölçüsünün yedili, sekizli ve onbirli kalıplarını, özellikle de koşma biçimini tercih etmişlerdir. Aruzla yazılan şiirlerde ise kaside, gazel, mesnevi ve murabba gibi şekiller kullanılmış, ancak şairlerin eğitim düzeyine bağlı olarak sık sık aruz hatalarına rastlanmıştır. Şiirde tür meselesi işlenilen konuyla belirlenir ve Tekke şiiri türleri dört ana gruba ayrılır: Allah hakkında yazılanlar (Tevhid, İlahi, Nefes vb.), Peygamber hakkında yazılanlar (Na't, Mirac-nâme vb.), Din ve tasavvuf büyükleri hakkında yazılanlar (Medhiye, Mersiye, Maktel-i Hüseyin) ve Dini inançlar ile tasavvufi düşünceler hakkında yazılanlar (Vücut-nâme, Devriye, Şathiye, Nutuk vb.). Özellikle 'şathiye' türü, ciddi bir düşünceyi iğneleyici ve alaylı bir dille aktarırken; 'devriye' insan ruhunun Allah'tan gelip yine Allah'a döneceği inancını (devir nazariyesi) işler. 'Nefes'ler ise genellikle Bektaşi şairler tarafından tasavvufi felsefeyi ve tarikat kurallarını anlatmak için söylenmiş şiirlerdir. Tekke çevrelerinde şiirde olduğu gibi nesirde de geniş halk kitlelerine ulaşma amacı güdüldüğü için sade ve işlek bir düzyazı dili geliştirilmiştir. Okuma-yazma oranının çok düşük olduğu Ortaçağ'da, eserler genellikle 'meclis' adı verilen toplantılarda bir kişinin yüksek sesle okuması, diğerlerinin ise dinleyip tartışarak özümsemesi amacıyla kaleme alınmıştır. İslâmiyet sonrası Türk edebiyatının ilk mensur örnekleri arasında tefsirler, hadis kitapları, evliya menkıbeleri ve fütüvvet-nâmeler yer alır. Bu geleneğin en önemli ürünleri arasında Hz. Ali'nin kahramanlıklarını konu alan Cenk-nâmeler, Hz. Hamza'nın efsanevi hayatını anlatan Hamza-nâme, Ebû Müslim-i Horasanî'yi merkeze alan Ebû Müslim-nâme ve Battal Gazi'nin gazalarını anlatan Battal-nâme bulunmaktadır. Ayrıca Danişmend-nâme, Sarı Saltuk'un hayatını anlatan ve Şehzade Cem'in buyruğuyla Ebu'l-Hayr Rûmî tarafından derlenen Saltuk-nâme, velilerin kerametlerini anlatan Menâkıp-nâmeler, esnaf disiplinini düzenleyen Fütüvvet-nâmeler ve tasavvufi eserleri açıklayan Şerhler tekke nesrinin başlıca zenginlikleridir. XII. yüzyılda geleneği başlatan isimler Hoca Ahmed Yesevî, Edip Ahmed Yügneki ve Hakim Süleyman Ata'dır. XIII. yüzyılda Anadolu'da Yesevilik ve benzeri tarikatler kök salmış; Mevlâna Celaleddin Rumî, Hacı Bektaş Veli, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Şeyyâd Hamza ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıflar yetişmiştir. Yunus Emre, ilahi aşkı işlediği duru Türkçesiyle bu geleneğin zirvesi olmuştur. XIV. yüzyılda Abdal Musa, Kaygusuz Abdal ve Elvân Çelebi; XV. yüzyılda Hacı Bayram Veli, Akşemseddin ve Eşrefoğlu Rûmî; XVI. yüzyılda ise Şah İsmail Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve Bursalı Muhyiddin Üftade öne çıkan mutasavvıf şairlerdir. XVII. yüzyılda Niyazi-i Mısrî, Kul Nesimî ve Âşık Virânî; XVIII. yüzyılda Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Bursalı İsmail Hakkı; XIX. yüzyılda Seyranî ve Türabî; XX. yüzyılda ise Edib Harabî ve Yozgatlı Hüzni gibi isimler geleneği yaşatmaya devam etmiştir.