Âşık tarzı edebiyat geleneği, tarihsel kökenleri itibarıyla Türk sözlü edebiyatının en eski temsilcileri olan ozan-baksı geleneğine dayanmaktadır. Bu geleneğin bir kolu İslâmiyet'in kabulünden sonra XII. yüzyıldan itibaren tekke kurumu etrafında şekillenerek 'Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı Geleneği'ni oluştururken, diğer bir kolu ise XVI. yüzyılda Türk-İslâm dünyasında kamuya açık ilk din dışı kurumlar olarak ortaya çıkan kahvehanelerde gelişmiştir. Kahvehanelerde bir araya gelen ozanlar, Yeniçeri ocağı şairleri ve Divan edebiyatı mensuplarının halka yönelen yönleri, zamanla harmanlanarak kendine has özellikleri olan yeni bir tarzı meydana getirmiştir. Bu yeni oluşum, dinî propagandanın aksine din dışı sosyal bir ortamda sosyalleşmeyi, hoşça vakit geçirmeyi ve eğlenmeyi amaçlamıştır. Kahvehanelerde düzenlenen âşık fasılları ve hikâye anlatma toplantıları büyük bir rağbet görmüş, bu durum icracılar arasında doğal bir rekabet ortamı doğurmuştur. Söz konusu rekabet, ozan-baksı ve tekke geleneklerinden rüya ve bade yoluyla geleneğe giriş, sözlü icra, kopuzun yerini alan bağlamanın egemenliği, hece ölçüsü ve dörtlük birimi gibi unsurların devralınmasını sağlamıştır. İki farklı gelenek (tekke ve kahvehane) arasında icra kitleleri, kurumlar ve amaçlar bakımından tematik farklılıklar bulunsa da, ferde bağlı icraların mekân ve dinleyici kitlesine göre değişebilmesi XVII., XVIII., XIX. ve XX. yüzyıllarda son derece esnek bir yapının oluşmasına imkân tanımıştır. Bu esneklik sayesinde neredeyse günümüze kadar hemen her halk âşığının bir veya birkaç tarikata intisaplı olduğunu ya da bir tekke disiplinine mensup bir âşığın kahvehane icra töresine uygun eserler yaratabildiğini görmekteyiz. Sanatçının ihtiyacına ve gücüne göre her iki gelenek çizgisinde de eser verebilmesi, iki gelenek arasındaki çizgiyi esnetmiştir. Gelenekler arası bu esnek çizgi, Divan edebiyatı geleneğini de XIX yüzyıldaki teslimiyetine kadar etkileşim ve tür-tema-teknik bazında örtüşmelere zorlamış; askı, muamma, divanî ve şarkı gibi yeni türlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Günümüzde de benzer bir süreç batı kaynaklı form ve temalarla beslenen Yeni Türk Edebiyatı ile halk edebiyatı arasında yaşanmaktadır. Âşıklar, çıraklıktan başlayarak usta âşık oluncaya kadar disiplinli bir eğitim sürecinden geçerler. Adaylar usta âşıkların atışmalarına, fasıllarına ve hikâye anlatma toplantılarına katılarak geleneğin inceliklerini yerinde öğrenirler. Sürecin sonunda yeteneğini kanıtlayan âşığa ustası tarafından şiirlerde kullanacağı bir mahlas ve mezuniyet belgesi niteliğinde icazet verilir. Bir âşık adayını bu yola iten sosyal ve kültürel faktörler arasında çocukluk veya ilk gençlik yıllarında olumsuz sonuçlanan bir aşka düşme, âşıkların gelip gittiği prestijli bir çevrede doğma, klasik âşık hikâyeleri okuma ve görme özürlü çocuklar için âşıklığın hafızlıktan sonraki neredeyse tek geleneksel uğraş olması yer alır. Geleneksel kırsal kesimin rençberlik ve çobanlıktan başka geçim imkânı sunmadığı ortamda âşıklık cazip bir seçenekken, büyük şehirlerde (İstanbul, Bursa, Selanik vb.) kahvehanelerde icra edilen fasıllar yüksek gelir ve sosyal statü sağlamıştır. Usta-çırak ilişkisi, geçmiş yüzyıllarda ekollerin yani 'âşık kolları'nın (Erzurumlu Emrah kolu, Sümmanî kolu vb.) oluşmasında temel rol oynamıştır. Âşıklık geleneğinde bazı sanatçılar, maddi aşktan manevi aşka geçerken veya saz çalmaya başlarken ilahi aracılar (mürşit, pir veya Hızır) tarafından rüyada bade içirildiğini ifade ederler. Bu kişilere 'badeli' veya 'Hak âşığı' denir. Rüyada kudret gülü denilen kollarla uzatılan bade üç defa sunulur: İlki Allah aşkına, ikincisi pirler aşkına, üçüncüsü sevdiği aşkına içirilir. Rüya sırasında âşığa 'buta gösterme' adı verilen bir genç kızın yüzü gösterilir ve bu kız onun sevgilisi olur. Âşık uyanınca bu rüyanın tesiriyle ağlar, dövünür ve sevgilisini aramaya başlar. İçilen bade, er dolusu (kahramanlık özelliği de kazandıran) ve pir dolusu olmak üzere ikiye ayrılır. Rüya anında şok geçirip dili çözülmeyenlere 'tutuk', sırrını saklamayıp açanlara 'murdarlanmış', rüyası yarım kalanlara ise 'yarım âşık' denir. Bu rüya motifi; tekke edebiyatı, ozan-baksı ve kamlık (şamanlık) geleneklerinde de yer alarak Türk kültürünün sözlü edebiyat gelenekleri arasındaki derin sürekliliğini gözler önüne serer. Âşık fasılları; kahvehane, köy odası, konak ve düğün gibi yerlerde iki veya daha fazla âşığın dinleyici huzurunda karşı karşıya gelerek birbirlerini sazda ve sözde denedikleri sistemli deyişmelerdir. Atışmalar üç farklı amaçla yapılır: Birincisi tanışma ve sohbet amaçlıdır, ikincisi rakibi küçük düşürüp saldırı ve savunmaya dayalıdır, üçüncüsü ise en zor sorularla rakibi cevap veremez hâle getirip mat etmeyi (bağlamayı) amaçlar. Dinleyiciler karşılaşmalarda âşıklara 'ayak verme' (kafiye ve redif belirleme) yoluyla müdahale ederek onların hazırlıksız şiir söyleme yeteneğini ölçerler. Karşılaşmada yenilen âşık, geleneksel olarak bağlamasını yenen ustaya sembolik olarak teslim eder. Toplantılarda ayrıca muamma (bir ismi işaret eden, iki anlamlı gizli bilmeceler), askı asma ve askı indirme gibi sanatsal yeterliliği ölçen geleneksel uygulamalar yer alır. Eskiden fasıllar en yaşlı âşığın duasıyla biterken, XX. yüzyıl ortalarından itibaren koro halinde Köroğlu'ndan koçaklama söylenmesiyle son bulmaya başlamıştır. Âşık tarzı edebiyatta hem hece ölçüsü hem de aruz ölçüsü kullanılmıştır. Hece ölçülü şiirlerin nazım birimi dörtlüktür ve başlıca nazım şekilleri mâni, koşma ve destandır. Koşma şekli uyak düzeni (abab-cccb-dddb veya abxb-dddb-eeeb), mâni şekli uyak düzeni ise (aaxa-ccxc-eexe) şeklindedir. Hacim açısından mâni tek dörtlükten, koşma 2 ile 5 dörtlükten, destan ise en az 5-7 dörtlükten (bazen 100 dörtlüğü aşabilen) oluşur. Türü belirleyen geleneksel ezgilerdir. Heceli şiir türleri koşma şekline bağlı olarak koçaklama, güzelleme, ağıt, taşlama, semaî ve varsağı gibi alt kollara ayrılır. Aruz ölçüsüyle yazılan türler arasında divan (veya divanî), selîs, semaî, kalenderî en çok kullanılanlardır. Bütün bu aruzlu şekiller gazel, murabba, muhammes ve müseddes biçimlerinde söylenebilirken; satranç (şatranç) ve vezn-i âher daha az kullanılan aruzlu şekillerdir. İcracının dinleyicide uyandırmak istediği duygu ve düşünceleri gerçekleştirme amacına yönelik olarak konuya karşı takındığı geleneksel tavırlara 'anlatım tutumu' veya 'eda' denir. Âşık şiirinde herhangi bir tema sekiz temel anlatım tutumundan biriyle ele alınabilir. Bu sekiz anlatım tutumu şunlardır: Güldürmeye/eğlendirmeye yönelik (mizahî, parodi), övmeye yönelik (koşma, yiğitleme, güzelleme), yermeye yönelik (taşlama, sicilleme), şikâyet etmeye yönelik (şikâyetname, dilekçe), öğüt vermeye yönelik, bilgilendirmeye yönelik (didaktik), yas tutturmaya yönelik (ağıt) ve hüner göstermeye-öğünmeye yönelik (dudakdeğmez, satranç, teknis). Herhangi bir olay veya tema (örneğin savaş), şairin gücüne ve amacına bağlı olarak bu sekiz farklı edayla işlenebilir. Anlatım tutumları, şiirin dinleyici üzerindeki duygusal reaksiyonunu ve mesajın niteliğini doğrudan belirler. XVI. yüzyılda Bahşî, Ozan, Kul Mehmed, Öksüz Dede, Köroğlu, Pir Sultan Abdal gibi isimler öne çıkar; bu dönemden itibaren divan edebiyatı tesirleri görülmeye başlar. XVII. yüzyıl, Gevherî, Âşık Ömer, Karacoğlan ve Kayıkçı Kul Mustafa gibi en velût temsilcileriyle geleneğin klasikleştiği ve tekke çizgisinden ayrılığın belirginleştiği asırdır. XVIII. yüzyılda mahallileşme cereyanının tesiriyle âşık tarzı şuara tezkirelerine girmiş; Ravzî, Nakdî, Şermî gibi isimler yetişmiştir. XIX. yüzyılda Batılılaşma karşıtı yerli değerlerin savunulmasında destanların basılı gazete işlevi görmesi âşık tarzını toplumun her kesimine yaymış; Dadaloğlu, Emrah, Dertli, Bayburtlu Zihnî, Seyrânî ve Ruhsatî gibi çok sayıda şair yetişmiştir. XX. yüzyılda Cumhuriyet'in desteği ve gelenek temsilcilerinin değişen şartlara uyumuyla Âşık Veysel, Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu, Âşık Reyhanî gibi ustalar geleneği sürdürmüş; gelenek elektronik kültür ortamına da adapte olarak yaşamaya devam etmiştir.