Geçmişten Günümüze Masal Anlatıcılığı. Halk bilimi çalışmalarının gelişim sürecinde ilk dönemlerde araştırmacılar tamamen metin merkezli yaklaşımları benimsemişler, masalları yalnızca yapısal, sınıflandırma ve köken bulma bağlamında incelemişlerdir. Ancak zamanla metnin tek başına yeterli olmadığı, metni var eden, şekillendiren ve aktaran unsurun bizzat anlatıcı olduğu gerçeği anlaşılmıştır. Bu noktada folklor çalışmalarında antropolojide beliren 'hayat hikâyesi yöntemi' yankı bulmuş ve masalcı folklor araştırmalarında hak ettiği konuma yükselmiştir. Bu dönüşümün en önemli öncülerinden biri Rus araştırmacı Mark Azadovski'dir. Azadovski, 'Sibirya'dan Bir Masal Anası' adlı çalışmasında, masalın yaşadığı coğrafyanın veya olay örgüsünün incelenmesinin anlatıcının yaratıcılığını anlamak için yetersiz kalacağını savunmuştur. Bir masal anlatıcısı olan Natalla Osipovna Vinokurova'nın hayatını derinlemesine inceleyen Azadovski, masalcının geçmişindeki yaşantıların, ahlaki değerlerinin ve kişisel tecrübelerinin masal metnine doğrudan yansıdığını kanıtlamıştır. Örneğin, masalcı Vinokurova'nın geçmişte kısa süreliğine de olsa kentte hizmetçilik yapması, anlattığı masallara 'şehzade ile evlenen bir hizmetçi' motifini eklemesine neden olmuştur. Bu durum, masalcının çevresel koşullara ve bireysel yaşam öyküsüne göre masalını yeniden şekillendirdiğini gösterir. Dolayısıyla bağlam merkezli kuramlar, masalın salt yazılı veya sözlü bir metin değil, anlık bir gösterim ve performans ürünü olarak ele alınması gerektiğini ortaya koymuştur. Geleneksel masal anlatıcılarının destan anlatan âşıklar veya meddahlar gibi katı ve kesin bir tipolojisi bulunmamaktadır. Metin Ekici ve Mustafa Gültekin gibi araştırmacılar, masalların belirli bir anlatıcı grubuna ya da usta-çırak ilişkisine bağlı mesleki bir gelenek oluşturmadığını belirtmektedir. Masal anlatıcılığı, toplumun her kesiminden insanın yapabileceği, yere ve zamana sıkı sıkıya bağlı olmayan özgür bir alandır. Anadolu kültüründe masallar genellikle ev içinde anlatıldığı için anlatıcılara 'masal anası', 'masalcı', 'masal ebesi/ninesi' veya 'masal atası' gibi unvanlar verilmiştir. Geleneksel ortamlarda masallar uzun kış gecelerinde, soba veya tandır başlarında, köy odalarında icra edilir. Masal anlatıcısı, masalına 'bir varmış bir yokmuş' gibi kalıp ifadelerle (formellerle) başlayarak gerçek dışı, serbest bir alan yaratır ve bu sayede dinleyiciyle arasında güçlü bir bağ kurar. Masalcının en belirgin özelliklerinden biri ana çatıyı bozmadan motiflerin uzunluklarını ayarlayabilmesi, bazı motifleri atabilmesi veya kendine ait öğeleri masala katabilmesidir. Linda Dégh masalcının ezber gücüne ve hafızasına dikkat çekse de, modern araştırmalar masalların kelimesi kelimesine ezberlenmediğini, temel kalıplar ve motifler aracılığıyla anlatım anında yeniden yaratıldığını göstermektedir. Bu bağlamda Özbek geleneğinde olduğu gibi masalcılar 'yaratıcı masal anlatıcıları' ve 'aktarıcı masal anlatıcıları' olarak ikiye ayrılabilir. Masal anlatıcılarının cinsiyeti konusunda halk bilimciler arasında farklı görüşler mevcuttur. Saim Sakaoğlu ve Ali Berat Alptekin gibi araştırmacılar, dilimizdeki 'masal anası' teriminden de hareketle asıl masal anlatıcılarının genellikle kadınlar olduğunu savunmaktadırlar. Gönül Gökdemir ise bu durumu kadının annelik vasfı, çocuk yetiştirme ve kültürü geleceğe hazırlama misyonuyla ilişkilendirerek ataerkil düzene geçiş sonrası kadının masallar aracılığıyla kültürel aktarımı elinde tutmasıyla açıklamaktadır. Buna karşın, Mustafa Gültekin ve Metin Ekici'nin yayımlanmış masal derlemeleri üzerine yaptığı çalışmalar, masalcıların sadece kadınlardan ibaret olmadığını, derlenen masal kaynak kişileri arasında erkeklerin de azımsanmayacak kadar çok olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla masal anlatıcılığının sadece kadınlara has bir meslek olduğu düşüncesi mutlak bir kural değil, yaygın bir ön kabulden ibarettir. Masal anlatıcılığının usta-çırak ilişkisine dayanmaması, bu geleneğin kuşaktan kuşağa aktarımında zaman zaman zorluklar yaratsa dâhi, meraklı yeni kuşakların bu alanı çabucak kavrayıp icra etmesine zemin hazırlamıştır. Anlatıcılık genellikle aile içinde anneden çocuğa, dede ve nineden toruna ya da yakın akraba ve komşulardan dinleme yoluyla öğrenilmektedir. Masal anlatıcılığı tarihi köklerine rağmen modernleşme süreçleriyle birlikte kısmen eski önemini yitirmiş, anlatılır bir türden daha çok okunur veya dinlenir bir konuma evrilmiştir. Ancak 1970'lerden itibaren Avrupa ve ABD'de canlı performansa dayalı profesyonel festivallerle yeniden canlanmış; 2000'li sonrasında ise reklamcılık, liderlik, pazarlama ve kurumsal iletişim sektörlerinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Türkiye'de ise masallar kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyayken, UNESCO'nun 2003 Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi ile birlikte yeniden kamusal alana dönmüştür. Bu kapsamda müzeler, okullar, anaokulları ve hastaneler masal anlatıcılığının yaşatıldığı merkezler olmuştur. Özellikle 2013 yılında kurulan Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi, canlı performanslar ve masal odaları ile bu geleneğin yaşatılmasında öncü bir rol üstlenmiştir. Müzede yürütülen 'Masal Anlatıcılığı Eğitimi' gibi akademik katkılı projeler sayesinde yeni nesil profesyonel ve amatör masalcılar yetiştirilmekte; 'Nardaniye Hanım', 'Küllü Fatma', 'Keloğlan ile Köse' gibi geleneksel masallar ziyaretçilere aktarılarak kültürel hafıza canlı tutulmaktadır. Geleneksel bağlamını büyük ölçüde yitiren masal anlatıcılığını günümüzde yeniden canlandırmak ve herkesin çocuklarına veya çevresine masal anlatabilmesini sağlamak amacıyla 11 aşamalı bir model geliştirilmiştir. Bu model; masalın seçilmesi, masal üzerinde derinlemesine düşünülmesi, anlatım tarzına karar verilmesi ve dinleyiciyle bağ kurulması gibi aşamaları kapsar. Tekniklerin devamında uygun tekerlemelerin seçilmesi, 3'ler, 7'ler, 40'lar gibi formülistik sayılarla heybenin doldurulması, masal kahramanlarının kişilik analizlerinin yapılarak onlarla tanışılması ve iskelet yapının (motiflerin) belirlenmesi büyük önem taşır. Masalcı iskelet yapıyı korumak şartıyla masala kendi dünya görüşünü yansıtan yeni bir elbise giydirebilir. Son aşamalarda ise anlatırken dinletme ve canlandırma ilkeleri devreye girer. Masalcı beş duyu organını (işitme, tatma, görme, koku, dokunma) aktif olarak kullanarak soyut duyguları somutlaştırır (örneğin kederden kara top olmak, sevinçten içi içine sığmamak). Son olarak 'gökten üç elma düşürme' motifiyle dinleyici hayal dünyasından gerçek dünyaya güvenle geri çağrılır.