Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
19. yüzyılın ilk yarısındaki Türk edebiyatını anlamak için, 18. yüzyıldan itibaren gelişen tarihsel ve siyasal şartları dikkate almak zorunludur. Fransız İhtilali'nin doğurduğu sonuçlar ve Osmanlı Devleti'nin Karlofça Antlaşması'ndan sonra Batı medeniyeti karşısında girdiği gerileme süreci, sadece 19. yüzyılı değil günümüzü bile etkileyen önemli dönüm noktalarıdır. Askeri alanda başlayan yenileşme hareketleri eğitim, kültür ve toplumsal hayata da yansımış; edebiyat ise hem bu değişimi doğuran fikirlerin taşıyıcısı olmuş hem de doğrudan bu değişimin etkisi altında kalmıştır.
Klasik Osmanlı şiiri, 18. yüzyıldan itibaren kendini gösteren zevk ve estetik değişimini 19. yüzyılın ilk yarısında da sürdürmüş ve gelişiminin son evresine, yani barok evresine girmiştir. Mimari, musiki ve nakışta olduğu gibi şiirde de baroklaşma görülmüş, klasik ölçütlerde ve geleneksel biçimlerde çözülmeler başlamıştır. Sanatçının şahsiyetinin ön plana çıkmasıyla bireysel olana yöneliş artmış, aydın çevresini ve toplumu fark etmeye başlamıştır. Bu dönemde mizah duygusunun altında yatan toplumsal eleştiri düşüncesi, şairin kendini koruma refleksiyle birlikte klasik şiir kimliğinden uzaklaşıp gerçek hayata ilgi duymasının ilk işaretleridir.
Bu dönem, klasik şiirin ulaştığı son aşama ile Batı kaynaklı Tanzimat Devri Edebiyatı'nın ilk işaretlerini göstermesi açısından kritik bir geçiş devridir. Şairler artık sadece padişahı ve saray çevresini muhatap alan geleneksel tavırdan uzaklaşmaya, dış dünyaya ve gerçekliğe açılmaya başlamıştır. Çeşmîzâde Reşid ve Sünbülzâde Vehbî gibi isimlerin makam sahiplerine kaside sunup maddi menfaat bekleme geleneğine karşı çıkmaları, yeni bir şair tipinin ve bireysel benliğin doğuşunu müjdelemiştir.
19. yüzyılın ilk yarısında Türk şiirinde görülen en önemli farklılıklardan biri, klasik şiir ile halk şiiri arasındaki mesafenin iyice kapanmasıdır. 16. yüzyıldan beri var olan âşık tarzı şiir ile klasik şiir arasındaki etkileşim bu dönemde en üst seviyeye ulaşmıştır. Halk şairleri aruz vezniyle şiirler yazıp divanlar oluştururken, klasik şairler de hece veznine ve halk edebiyatı formlarına ilgi duymaya başlamıştır. Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihnî ve Seyranî gibi isimler bu iki geleneği birleştiren veya dönemin toplumsal huzursuzluklarını şiirlerine yansıtan önemli figürler olmuştur.
Klasik şiirde mahallîleşme anlayışı bu dönemde son haddine varmıştır. Arap ve İran edebiyatından gelen ortak imaj sistemi, İstanbul'un günlük hayatı, semtleri (Kâğıthane, Göksu, Üsküdar vb.) ve yerli unsurlarla zenginleştirilmiştir. Nedim ile Lale Devri'nde başlayan İstanbul'un şiire girmesi süreci, 19. yüzyılda Kânî ve Süleyman Neş'et gibi şairlerle devam etmiştir. Mekânın soyut ve idealize edilmiş olmaktan çıkıp gerçek insanların nefes aldığı somut bir ortama dönüşmesi, Tanzimat edebiyatındaki gerçekçilik anlayışının temellerini atmıştır.
Batılılaşma hareketlerinin toplumsal hayati dönüştürmesiyle birlikte vapur, telgraf, fes, balon gibi modern çağın icatları ve kavramları klasik şiirin mazmun kadrosuna dahil olmuştur. Pertev Paşa'nın fesi, Hasan Tahsin'in balonu, Fatin Efendi ve Osman Nevres'in vapuru şiirlerinde mazmun olarak kullanması şiirin gerçek dünyaya kapılarını açtığını gösterir. Ayrıca kaside yazmama veya divanlarda kasideye yer vermeme eğilimi, şair-iktidar ilişkisinin kökünden sarsıldığını ve şairin özgürleşme çabasını açıkça ortaya koymaktadır.
19. yüzyılda divan sahibi 114 şair tespit edilmiş olmasına rağmen, iyi şiir sayısının azlığı ve şiir zevkinin bozulduğu yönündeki eleştiriler dikkat çekmektedir. Enderunlu Fâzıl ve Sünbülzâde Vehbî gibi isimler şiir yazanların çokluğundan ancak nitelikli eserlerin azlığından şikayet etmiştir. Bu dönem şairlerinin birçoğunda tasavvuf düşüncesi devam etmiş, ayrıca Leyla Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultan ve Sırrî Hanım gibi kadın şairlerin sayısında belirgin bir artış görülmüştür.
Antepli Aynî, manzum tarih düşürmedeki ustalığı ve Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılışını anlattığı manzum Nusretnâme'si ile tanınmıştır. Enderunlu Vâsıf, Nedim'in etkisinde yazdığı şarkılarıyla tanınmış, şiir diline günlük hayatı ve mahallî renkleri sokarak folklor açısından önemli bir yer edinmiştir. Keçecizâde İzzet Molla, klasik nazmın son üstadı olarak kabul edilir; Keşan sürgününü anlattığı Mihnet-Keşân adlı mesnevisi, şahsî macerayı, psikolojik yoğunluğu ve dönemin siyasi panoramasını yansıtan anı-roman karakterinde bir başyapıttır.
Sünbülzâde Vehbî, Arapça, Farsça ve Türkçe sözlükleri (Tuhfe-i Vehbi, Nuhbe-i Vehbi) ve Lutfiyye adlı nasihatnamesiyle öne çıkmıştır. Sürûrî, tarih düşürmedeki mahareti ve Hezeliyyât'ı ile bilinirken; Pertev Paşa, Batı şiirinden (Voltaire, Rousseau, Victor Hugo) yaptığı çeviriler ve ilk ode denemeleriyle yenileşmenin öncülerinden olmuştur. Şeref Hanım mersiyeleri ve şuh söyleyişleriyle, Şeyhülislam Arif Hikmet geniş kütüphanesi ve tezkiresiyle, Yenişehirli Avnî ise Fuzuli ve Şeyh Galib'i andıran derinlikli şiirleriyle dönemin son klasik şairleri arasında yer almıştır.
19. yüzyılın ilk yarısında nesir alanında, türler ve dil açısından klasik nesrin sanatkârane ve süslü üslubu genel olarak devam etmiştir. Şefkat-ı Bağdâdî, Esad Mehmed Efendi, Arif Hikmet, Fatin Efendi ve Mehmed Tevfik gibi isimler tezkire türünde eserler vermiştir. Vak'anüvislik geleneği devam etmiş; Mütercim Âsım, Şânizâde Mehmed Ataullah, Sahhaflar Şeyhizâde Esad Efendi ve Ahmet Cevdet Paşa gibi önemli tarihçiler resmi ve yarı resmi tarih kitapları kaleme almıştır. Özellikle Ahmet Cevdet Paşa, İbn Haldun'un etkisinde kalarak tarih felsefesi ve metodolojisinde yeni bir çığır açmış, Târih-i Cevdet, Tezâkir ve Ma'rûzât ile Osmanlı tarihçiliğine roman akıcılığı kazandırmıştır.
Biyografi, sefaretnâme, seyahatnâme ve sözlük alanlarında da yoğun üretim olmuştur. Abdurrahim Muhib Efendi, Mehmed Emin Vahit Paşa ve Mustafa Sami Efendi sefaretnâmeleriyle dikkat çekerken; Mustafa Sami Efendi'nin Avrupa Risâlesi, Paris'teki gözlemlerini aktarırken eğitim, matbaa ve bilime dikkat çekmesi ve Şinasi'den önce "vatan ve millet sevgisi" kavramlarını kullanması bakımından devrim niteliğindedir. Mütercim Âsım ise Burhan-ı Kâtı ve Kâmûs tercümeleriyle sözlük alanına damga vurmuştur.
Nesir dilinde sadeleşme ve yenileşme eğilimleri ilk olarak resmi dilde, fermanlarda ve gazetelerde görülmeye başlamıştır. II. Mahmud'un sade ve anlaşılır yazışma tarzını desteklemesi, 1832'de Takvim-i Vekâyi'nin kurulması ve Bâbıâli Tercüme Odası'nın faaliyete geçmesi kamuoyunu bilgilendirme ihtiyacını doğurmuş, böylece klasik süslü nesirden sade nesre doğru evrilme süreci hız kazanmıştır.