Sesli Özet
← Ünite 8

Ünite 8: Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Örnek Metin Çözümlemeleri — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Örnek Metin Çözümlemeleri. Şinasi’nin “Münâcât” adlı şiiri, genel değerlendirmelerde divan şiiri estetiğinin tam bir devamı olarak kabul edilmese de dış yapı unsurlarında kökten değişimler barındırmaz. Şiir, Allah’a yalvarmak ve yakarmak amacıyla yazılan kaside biçimindeki münâcât nazım türüyle kaleme alınmıştır ve Şinasi bu eseri Müntahabat-ı Eş’ar isimli kitabının başına koymuştur. Ancak klasik bir münâcâtın yapı özelliklerinin birçoğunu barındırmaması ve özellikle redif kullanımından kaçınılarak az redifle kafiye kurgusu oluşturulması, eseri divan şiiri anlayışından uzaklaştırmaktadır. Şiirde aruz vezninin Feilâtün (Fâilâtün) / Feilâtün / Feilâtün / Feilün kalıbı kusursuzca uygulanmıştır. Şiirde dil ve anlatım açısından en büyük yenilik, Arapça ve Farsça tamlamaların terk edilerek halkın konuştuğu dile yakın, edebî sanatlardan arındırılmış çıplak bir ifade tarzının benimsenmesidir. Canlı ve hareketli bir konuşma sentaksının kurulması Şinasi’nin yenilikçi dil anlayışının bir ürünüdür. İçeriksel olarak ana duygu Allah’a yakarış ve günahların affı için dua etmek olsa da, bu temanın işleniş biçimi divan şairlerinden farklıdır. Divan şairi dinî konularda “yokluk” duygusunu ele alırken, Şinasi tam tersine “varlık” kavramını ve kâinattaki mükemmel düzeni şiirin merkezine yerleştirmiştir. Mehmet Kaplan, “Münâcât”ı muhteva açısından “Tanrı ile kâinat arasındaki münasebet” (1-10. beyitler) ve “Kendisi ile Tanrı arasındaki münasebet” (10-20. beyitler) olmak üzere iki ana kısma ayırır. İlk on beyitte Tanrı’nın kâinata hâkim olması düşüncesi, soyutlandırma yerine somutlaştırma yapılarak (padişah ve yönetim yeri metaforuyla) işlenir. Şinasi dinî bakış açısının yanı sıra ciddi bir astronomi bilgisini okura sunarak gece ve gündüzün oluşumu, mevsimler, güneş ve yıldız sistemleri gibi bilimsel gerçekleri Tanrı’nın varlığına delil olarak gösterir. Şiirin on birinci beyitinde yer alan “Vahdet-i zâtına aklımca şehâdet lâzım / Can ü gönlümle münâcât ü ibâdet lâzım” dizeleri kırılma noktasını oluşturur. Şinasi, kalbin ve dilin geleneksel kabullerinin önüne aklı koyarak Auguste Comte’un pozitivist dünya görüşüne ve aydınlanma felsefesine yakınlaşır. Bilgiye ulaşma yolunun akıldan geçtiğini savunarak günahkâr insanın akıl ve kalp birlikteliğiyle tövbe etmesini, Kur’an-ı Kerim’e sığınmasını ve ilâhî rahmetin sonsuzluğuna sığınarak rahatlamasını işler. Recaizâde Mahmut Ekrem’in 1889 yılında yazdığı ve ilk kez Servet-i Fünûn dergisinde 1896’da tefrika edilen “Araba Sevdası”, Türk edebiyatındaki realist romanın ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir. Roman, Halil Paşa ve Diran Çırakyan’ın resimleriyle yayımlanmış olup, Türk romanları arasında resimlendirilerek yayımlanan ilk eser olma özelliği taşır. Eser, Ahmet Mithat Efendi’nin “Felâtun Bey ile Rakım Efendi” romanıyla birlikte “yanlış Batılılaşma” sorununu işleyen temel metinler arasındadır ve Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından bir “örf ve âdet romanı” olarak tanımlanmıştır. Romanın başkişisi Bihruz Bey, babasını erken yaşlarda kaybetmiş, iyi bir eğitim alamamış, saf, mirasyedi bir paşazâdedir. En büyük tutkusu Fransız yaşam biçimi, alafranga giyim kuşam ve lüks araba merakıdır. Çamlıca Bahçesi’nde sarışın Periveş Hanım’ı görerek ilk bakışta âşık olur. Periveş’in aslında sıradan ve hafif meşrep bir kadın olmasını fark edemeyen Bihruz, okuduğu Fransız romanlarının etkisiyle hayatını hayaller üzerine kurar. Arkadaşı Keşfi Bey’in yalanları ve yanlış yönlendirmeleriyle trajikomik durumlara düşer. Roman, klasik kurguyla yazılmış olup olaylar kronolojik bir zaman algısına göre mayıs-eylül ayları arasındaki beş aylık sürede geçer. Eserde dış mekân olarak Çamlıca Bahçesi ve Beyoğlu’nun cadde, dükkân ve eğlence yerleri Batılılaşan İstanbul’un yeni yüzünü ve toplumsal değişimi yansıtmak amacıyla ustaca kullanılırken; iç mekân olarak Bihruz’un Batılı tarzda döşenmiş konağı onun özümsenmemiş kültür dünyasını simgeler. Araba nesnesi ise hem statü göstergesi hem de romanın düğüm ve çözüm noktalarını belirleyen işlevsel bir unsur olarak kurgulanmıştır. Anlatım teknikleri bakımından yazar, tanrısal anlatıcı tutumunu mümkün olduğunca sınırlayarak yansız ve mesafeli kalmış, Bihruz’un iç ve dış dünyasını göstermeci bir tutumla aktarmıştır. Berna Moran’a göre romanda bilinç akışı ve iç monolog tekniklerinin sezgisel bağlamda ilk izleri görüklmektedir. Romanın sonunda Bihruz’un gerçeği öğrenmesi ancak hanımların arabasına binip uzaklaşmaları karşısında öylece kalakalması, eserin belirsiz ve sarsıcı bir sonuçsuzlukla bitmesine neden olur. Tanzimat Dönemi’nde aydınlanma düşüncesini tetikleyen en önemli iki tür olan gazete ve tiyatrodan tiyatro alanını temsil eden Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” adlı eseri, 1 Nisan 1872’de Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Yazarın hayattayken sahnelenen tek oyunu olan bu eser, seyircilerde büyük bir vatanseverlik galeyanı yaratmış ve Namık Kemal’in Mağusa sürgününe gönderilmesine yol açmıştır. Tarihteki Silistre Kuşatması’nı (1854) konu alan oyun, romantik dram türünün Türk edebiyatındaki ilk ve en önemli örneklerindendir. Oyun iki anlam düzeyinde ilerlemektedir: Birinci düzey, vatan sevgisinin her değerden üstün olması gerektiği düşüncesini işleyen düşünsel yapıdır; ikinci düzey ise Zekiye ve İslâm Bey arasındaki aşk ilişkisini ve Zekiye’nin babasına kavuşma sürecini anlatan duygusal atmosferdir. Oyunun kurgusunda Zekiye, sevgilisi İslâm Bey’in ardından erkek kılığına girerek cepheye (Silistre Kalesi’ne) giden, Türk edebiyatında eşine az rastlanır aktif, eğitimli ve dönüştürücü kadın tiplemesidir. Oyunun şahıs kadrosu tek boyutlu tiplerden oluşur. İslâm Bey kusursuz vatansever rol modelini, Sıdkı Bey (aslında Zekiye’nin babası Ahmet Bey) namus ve fedakârlığı, Abdullah Çavuş ise saf vatan sevgisini temsil eder. Yazar, baba imgesini Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden canlanması metaforu olarak kullanmıştır. Mekân kullanımında savaş sahneleri yerine genellikle iç mekânların tercih edilmesi, eylemden çok diyalog ve durum anlatımını ön plana çıkarmıştır. Namık Kemal, oyun boyunca kişileri ve kurguyu kendi düşünce dünyasını, ülküsel değerleri ve vatan sevgisini aktarmak için birer araç olarak kullanmıştır. Uzun tiratlar ve şiirsel konuşmalar didaktik bir yapı oluşturduğundan tiyatro tekniği açısından kimi kusurlar barındırsa da, yazarın “fayda ve eğlence” anlayışına ve misyonuna tam olarak hizmet eden millî ve ahlaki bir başyapıt niteliğindedir. Sami Paşazâde Sezai’nin 1891 yılında yayımlanan “Küçük Şeyler” adlı eserinin son hikâyesi olan “Pandomima”, modern Türk hikâyeciliğinin kurucu metinlerinden biridir. Kitabın “Mukaddime”si, edebiyatımızda kısa hikâye türünün tanımının yapıldığı ve kurgusal nesir anlatısının sınırlarının çizildiği ilk metin olması bakımından devrim niteliğindedir. Hikâye, sıradan küçük insanların, terk edilmiş evlerin ve İstanbul’un kenar mahallelerindeki günlük yaşamın gerçekçi bir tasviri üzerine kurulmuştur. Hikâyenin başkişisi Paskal, Haseki taraflarında sessiz, terk edilmiş bir evde yaşayan, otuz üç yaşında, çirkin ve sakat bir pandomima oyuncusudur. Paskal, Yeni Bahçe’deki tiyatroda her cuma ve pazar günleri sahneye çıkarak insanları eğlendirirken, kendi gerçek dışı dünyasında tiyatroya gelen 20 yaşındaki sarışın, güzel Eftelya’ya platonik bir aşk beslemektedir. Eftelya ise Paskal’ı hiç dikkate almamakta, hatta onu ölen köpeğine benzetmektedir. Yazar, Paskal ile Eftelya’yı çirkinlik-güzellik, içe dönüklük-dışa dönüklük gibi keskin zıtlıklarla kurgulamıştır. “Pandomima”, Maupassant tarzı (olay hikâyesi) kurgunun özelliklerini taşır; olaylar basit, zaman ve mekân gerçeğe uygundur. Giriş bölümünde Paskal’ın evi ve çevresindeki terk edilmişlik hissi, gelişme bölümünde ise evden işe gidiş gelişteki İstanbul sokaklarının canlılığı ile tiyatro sahnesi arasındaki dinamik zıtlık işlenir. Tanrısal anlatıcının hâkim olduğu anlatımda, dairesel bir zaman döngüsü içerisinde olaylar akıp gider. Hikâye sarsıcı ve sürpriz bir sonla biter. Eftelya’nın iki hafta tiyatroya gelmemesinin nedeni başka biriyle evlenme hazırlığında olmasıdır. Eftelya’nın kocasıyla birlikte tiyatroya gelip bunu görmesi Paskal’ın dünyasını yıkar. Yaşamı bir oyun, ölümü de bir oyun gibi algılayan Paskal, evine giderek dili dışarıda olacak şekilde kendisini asarak intihar eder. Bu trajik son, yazarın gerçekçi yaklaşımıyla modern Türk hikâyesine derin bir psikolojik boyut kazandırmıştır.