Toplumsal Değişme ve Küreselleşme. Toplumsal değişme, toplumun yapısında, işleyişinde, örgütlenme tarzında ve bireylerin davranış, iletişim ve etkileşim biçimlerinde meydana gelen büyük çaplı dönüşümleri ifade eder. Bu dönüşümler ekonomi, aile, siyaset ve din gibi temel toplumsal kurumların genelinde açıkça görülmektedir. Değişme kavramı, gelişme veya ilerleme kavramlarıyla kesinlikle eşanlamlı değildir. Gelişme kavramı ekonomik içerikli olup ekonomik büyüme ve kalkınma gibi olumlu süreçleri ifade ederken; çağdaşlaşma politik içerikli, yabancılaşma psikolojik içerikli, yozlaşma ise teolojik içerikli kavramlardır. Toplumsal değişme ise tamamen olgusaldır. Olgusallığın anlamı, değişimin kendi başına olumlu ya da olumsuz bir değer taşımamasıdır. Değişme; homojenden heterojene, bütünleşmeden çözülmeye doğru olan dönüşümün kendisini belirtir; değişmenin yönüne, içeriğine veya hızına dair önceden peşin hükümlü bir varsayım içermez. Toplumsal değişmenin genel özellikleri tüm toplumlar için geçerlidir. Değişme evrenseldir ve kaçınılmazdır; hiçbir toplum durağan değildir. Süreklidir, sonlu bir olgu değildir. Çoğunlukla plansızdır, sonuçları önceden tam olarak tahmin edilemez ve genellikle toplumsal muhalefet ile çatışma yaratarak zincirleme tepkimelere yol açar. Toplumsal değişmeyi tetikleyen temel nedenler kültürel nedenler, teknolojik etkenler, doğal nedenler, demografik nedenler ve sosyal nedenler olarak beş ana grupta incelenmektedir. Bu etkenler toplumların yapısını kökten dönüştürme gücüne sahiptir. Kültürel nedenlerin başında maddi ve manevi kültür arasındaki etkileşim gelir. Maddi kültür (teknoloji ve üretilen ürünler) manevi kültürden (inançlar, değerler, normlar) daha hızlı değişir. Maddi kültürdeki bir değişmenin manevi kültür tarafından daha geç benimsenmesine 'kültürel gecikme' denir. Kültürel değişme keşifler, icatlar veya kültürel yayılma yoluyla gerçekleşir. Ateşin ve yazının keşfi ile buhar makinesinin icadı büyük toplumsal dönüşümlere yol açmıştır. Kültürel yayılma ise ticaret, göç ve kitle iletişim araçlarıyla bir toplumdaki düşünce ve ürünlerin diğer toplumlarca öğrenilip yaygınlaşmasıdır. Demografik ve doğal nedenler de değişimin motorudur. Nüfusun büyüklüğü, yaşlanması veya gençleşmesi, göçler ve kentleşme toplumsal yapıyı yeniden yapılandırır. Savaşlar, ideolojik çatışmalar, ekonomik krizler ve devrimler (örneğin Fransız Devrimi) ise sosyal nedenler kapsamında büyük ölçekli dönüşüm yaratır. Evrimci kuramcılar toplumsal değişmeyi basit bir formdan karmaşık bir forma doğru aşama aşama yaşanan, evrensel, kaçınılmaz, sürekli ve geriye dönüşü olmayan doğrusal bir süreç olarak ele alırlar. Bu yaklaşım Auguste Comte, Herbert Spencer, Emile Durkheim ve Talcott Parsons gibi isimlerle şekillenmiştir. Auguste Comte toplumu biyolojik bir organizmaya benzetmiş ve toplumsal evrimin hem insan zihninde hem bilimlerde hem de toplumlarda teolojik, metafizik ve pozitif aşamalardan geçerek gerçekleştiğini savunmuştur. Pozitif aşamada olgular arasındaki nedensellik ilişkileri gözlemlenerek yasalara ulaşılır. Herbert Spencer, Darwin'in evrim teorisini topluma uyarlayarak Sosyal Darwinizm'i geliştirmiştir. Spencer'a göre toplumlar basit yapıdan karmaşık endüstri toplumuna doğru evrimleşir. Doğal seleksiyon gereği zayıf olanlar elenmeli, devlet zayıflara yardım ederek doğal sürece müdahale etmemelidir. Emile Durkheim toplumsal değişmenin temelinde işbölümü olgusunun yattığını savunur. Toplumlar mekanik dayanışmadan (benzerliklere dayalı) organik dayanışmaya (uzmanlaşma ve karşılıklı ekonomik bağımlılığa dayalı) doğru nüfus yoğunluğunun artmasıyla evrilir. Talcott Parsons ise toplumsal değişmeyi aktörlerin içselleştirdiği değerlerin rasyonelleşme ve gelenekselleşme döngüsü içinde değişmesi olarak görür. Parsons, geleneksel A tipi kalıp değişkenlerden modern B tipi kalıp değişkenlere (performans, evrensellik, duygusal tarafsızlık vb.) geçişi analiz etmiştir. Modernleşme Okulu, geleneksel toplumların azgelişmişliğinin içsel faktörlerden (geleneksel kültür, geniş aile yapısı vb.) kaynaklandığını ve batılı ülkelerle bağ kurarak gelişebileceklerini savunur. Bu okulun en önemli temsilcilerinden biri Walt W. Rostow'dur. Rostow ekonomik büyümenin ve modernleşmenin beş aşamalı bir süreç olduğunu öne sürmüştür. Bunlar: Geleneksel Toplum, Kalkış İçin Ön Koşulların Oluşması, Kalkış, Olgunluğa Erişme ve Kitlesel Tüketim aşamalarıdır. Geleneksel toplumlar feodal veya geçimlik tarımsal yapılara sahiptir. Kalkış için ön koşullar aşamasında tarımsal üretimden endüstriyel üretime geçiş başlar, altyapı yatırımları artar. Kalkış aşamasında ise endüstrileşme merkezi bir olgu haline gelir ve kitlesel yapısal değişimlerin önü açılır. Olgunluğa erişme aşamasında modern teknolojinin payı artarken, kitlesel tüketim aşamasında ülkeler refah, üst sınıf tüketimi ve eşitlikçi hedeflere odaklanırlar. Bu model, azgelişmiş ülkeleri dış borç sarmalına soktuğu ve Batı merkezli olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Çatışmacı yaklaşım, toplumun temel özelliklerinden birinin çatışma olduğunu savunur. Karl Marx tarihi tarihsel materyalist bir çerçevede, ekonomik altyapı (üretim güçleri ve ilişkileri) ile üstyapı kurumları arasındaki diyalektik çelişkiler ve sınıf çatışmaları üzerinden açıklar. Marx'a göre toplumsal evrim ilkel komünal, antik (köleci), feodal, kapitalist ve sosyalist aşamalardan geçer. Kapitalist toplumda burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf çatışması devrimle sonuçlanacak ve özel mülkiyetin kalkmasıyla sınıfsız komünist topluma ulaşılacaktır. Ralf Dahrendorf ise otorite temelinde çatışmayı ele almış, otorite sahipleri ile alt konumdakilerin zıt çıkarlara sahip olduğunu belirtmiştir. Çatışma gruplarının eyleme girişmesi radikal ve yapısal toplumsal değişmelere yol açmaktadır. Bağımlılık Okulu ve Immanuel Wallerstein'ın Dünya Sistemi Teorisi, azgelişmişliğin içsel nedenlerden değil, kapitalist dünya ekonomisinde merkez ülkelerin çevre ve yarı-çevre ülkeleri sömürmesinden ve artı değer transfer etmesinden kaynaklandığını savunur. Max Weber evrimcilik ve belirlenimcilik karşıtı çoğulcu bir yaklaşım benimser; toplumsal değişmeyi rasyonelleşme ve bürokratikleşme süreci üzerinden açıklar. Batı uygarlığının özü, hesaplenebilirlik, verimlilik ve öngörülebilirliği merkeze alan biçimsel rasyonelliktir. Weber'e göre Batı'da rasyonel kapitalizmin doğmasında ve gelişmesinde devletin ve hukukun (özellikle biçimsel rasyonel hukukun) gelişimi ile Protestan ahlakının (çalışmayı ibadet sayan tutumlu burjuva ruhu) birincil rolü olmuştur. Weber, toplumsal egemenliğin meşruiyet temelini geleneksel, karizmatik ve rasyonel otorite olarak üçe ayırır. Rasyonel otoritenin en saf kurumsal biçimi bürokrasi olup, modern kapitalist toplumun vazgeçilmez ancak insanı bir çark haline getiren demir kafesidir. Weber dışındaki uygarlıkları (Çin, Hindistan, Yahudilik vb.) inceleyerek, maddi ve ahlaki koşulların aynı anda var olmamasının o coğrafyalarda rasyonel kapitalizmin neden doğmadığını açıkladığını kanıtlamıştır. İnsanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri Neolitik Devrim (Tarım Devrimi) ile başlamıştır. Tarım toplumunda elde edilen artı ürün özel mülkiyetin, sınıfların, ataerkilliğin ve devletlerin doğmasına yol açmıştır. Rönesans, Reform, Bilimsel Devrim, Aydınlanma ve Fransız ile Endüstri Devrimleri modern endüstriyel toplumun doğuşunu sağlamıştır. Fabrikalarda cansız enerji kaynaklarının kullanılması, Fordist seri üretim ve kitle tüketimi modern dönemin alametifarikasıdır. 1960'lardan itibaren bilgi teknolojileri, bilgisayarlar ve otomasyonla birlikte Fordist üretim esnek üretime (Postfordizm) evrilmiştir. Bu süreç İkinci Endüstriyel Bölünme olarak adlandırılırken; günümüzde siber-fiziksel sistemler ve nesnelerin interneti ile Dördüncü Endüstri Devrimi yaşanmaktadır. Günümüz toplumunu kuramcılar farklı yönlerine odaklanarak adlandırmıştır: Peter Drucker 'bilgi toplumu', Manuel Castells 'ağ toplumu', Daniel Bell 'endüstri sonrası toplum', Jean Baudrillard ise 'tüketim toplumu ve simülasyon çağı' olarak tanımlamaktadır. Modernite kapitalistleşme, endüstrileşme, kentleşme ve sekülerleşmenin hız kazandığı tarihi dönemi; modernizm bu döneme ait düşünce biçimi ve sanatsal/felsefi hareketleri; modernleşme ise gelenekten moderne geçiş sürecini ifade eder. Giddens modernliği kapitalizm, endüstrileşme, gözetim ve askeri güç ile tanımlar. Postmodernite moderniteyi takip eden dönemi, postmodernizm sanatta ve kültürde modernizme kırılmayı, postmodern toplum kuramı ise büyük anlatıların, nesnel bilgi iddialarının ve evrensel temellerin reddedildiği yeni düşünce biçimini ifade eder. Lyotard büyük anlatıları reddederken, Baudrillard hipergerçeklik ve simülasyon kavramlarını öne sürer. Küreselleşme, ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde toplumsal ilişkilerin ulusal sınırları aşarak dünyaya yayılmasıdır. Giddens küreselleşmeyi modernliğin dünyaya yayılması olarak görürken; Roland Robertson yerel ile küreselin iç içe geçmişliğini 'küyerelleşme' kavramıyla açıklamaktadır. Ulrich Beck risk toplumu ve düşünümsel modernliği savunurken; George Ritzer McDonaldlaşma teziyle rasyonelleşmenin küresel düzeyde kültürel benzeşmeyi nasıl artırdığını gözler önüne sermiştir.