Sesli Özet
Ana Sayfa » Anadolu Üniversitesi AÖF » Tarih Lisans Programı » 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı
← Ünite 3

Ünite 3: 19. Yüzyılda Encümen-i Şuara — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Bugün sizlerle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı şiir ortamında çok önemli bir dönüm noktası olan Encümen-i Şuara topluluğunu konuşacağız. Aslında bu meclis, bin sekiz yüz altmış birin baharından itibaren Sadaret Mektubî Kalemi'nden Hersekli Ârif Hikmet Bey'in evinde toplanmaya başlayan özel bir edebiyat sohbeti olarak doğuyor ve hepi topu bir yıl kadar sürüyor. Topluluğun başında Leskofçalı Galip Bey var, edebi görüşlerin savunulması ve şiirlerin etkili bir şekilde okunması gibi görevleri ise Hersekli Ârif Hikmet ve o dönemde genç bir müdavim olan Namık Kemal üstleniyor. Bu meclis sadece şairlerin buluştuğu bir yer değil; dönemin önemli bürokratları, din adamları ve kalem erbabı da burada bir araya geliyor. Mesela Takvim-i Vekayi Nazırı Mehmet Lebib Efendi, Rumeli Kazaskeri Mustafa İzzet Efendi ve Ziya Paşa gibi isimler bu meclisin daimi üyeleri arasında yer alıyor. Bu insanların bir araya gelmesinde en temel etken, çoğunun memuriyet veya doğum yoluyla Rumeli'ye bağlı olması, aynı amirler altında çalışarak önceden dostluk kurmaları ve benzer tasavvufi değerleri paylaşmaları aslında. Yani burası sadece edebi bir topluluk değil, aynı zamanda ortak bir kültürel arka planın ürünü. Ancak bu meclis çok uzun ömürlü olmuyor. Bin sekiz yüz altmış ikinin ortalarından itibaren peş peşe gelen şahsi sebepler, tayinler, hastalıklar ve hatta ölümler yüzünden dağılıyor. Mesela Manastırlı Nailî'nin meclisten kovulması ve ardından öfkeyle hicviyeler yazması, Leskofçalı Galip'in Trablusgarb'a tayin edilmesi, Ziya Bey'in uzak görevlere gitmesi bu sonu hazırlıyor. Kısa sürmesine rağmen bu topluluk Türk edebiyatında derin izler bırakıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar burayı Fransız edebiyatındaki bir gruba benzetirken, İbnülemin Mahmud Kemal ise Arap geleneğindeki bir panayıra nazire olarak değerlendiriyor. Doğrudan yenilikçi şiiri kurmasalar da Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid ve Sami Paşazade Sezayi gibi sonraki nesil yenilikçi yazarların yetişmesinde ve cesaretlendirilmesinde kilit bir rol oynuyorlar. Mesela Namık Kemal'in, Galip'in divanından fal açarak Hürriyet Kasidesi'ne ilham alması, bu topluluğun sonraki kuşağa nasıl üstatlık yaptığının çok net bir göstergesidir. Şairlerimizin temel edebi duruşu mutavassıt yani orta yolu arayan bir tavırdır. Ne tamamen köhne Doğu'nun kalıplarında kalmak istemişler ne de aşırı bir Batılılaşmayı benimsemişlerdir. Şiir dilinde sade Türkçeden tutun da Sebk-i Hindî'nin en karmaşık mazmunlarına kadar her şeyi denemişlerdir. Aynı şair bir gün tamamen Türkçe kelimelerle şiir yazarken, ertesi gün en derin ve karmaşık hayallerle yazabiliyordu. Form arayışlarında ise aruz veznini tamamen terk etmemişler ama alternatif denemelere de yer vermişlerdir. Halk kültürünün değerini bilerek heceyle gazeller bile yazmışlardır. En önemli değişimlerden biri de mazmundan imgeye geçiştir. Klasik şiirin o kalıplaşmış mazmun anlayışı bu dönemde sorgulanmaya başlamış, telgraf telleri veya buharlı gemiler gibi çağın yenilikleri şiire taşınmıştır. Eski şiirdeki bazı kaba tasavvurlar eleştirilmiş, şiir dili arıtılmaya çalışılmıştır. Artık şiir sadece his ve hayalin değil, aynı zamanda devrin fikir ve siyaset dünyasının da taşıyıcısı olmaya başlamıştır. Vatan, millet, hürriyet ve adalet gibi kavramlar yavaş yavaş şiirde belirginleşmiş, sonraki nesillere millî duygu ve düşüncelerin ifadesinde adeta yol gösterici birer rehber olmuştur.