Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
XIX. yüzyılda Osmanlı şiir ortamında önemli bir dönüm noktası olan Encümen-i Şuara, 1861 baharından itibaren Sadaret Mektubî Kalemi'nden Hersekli Ârif Hikmet Bey'in evinde toplanmaya başlayan ve yaklaşık bir yıl süren özel bir edebiyat mahfelidir. Topluluğun reisi konumunda Leskofçalı Galip Bey bulunurken, edebi görüşlerin savunulması ve şiirlerin etkili bir şekilde okunması gibi görevler Hersekli Ârif Hikmet ve genç müdavim Namık Kemal gibi isimler tarafından üstlenilmiştir.
Encümenin müdavimleri arasında Takvim-i Vekayi Nazırı Ruznamçecizade Mehmet Lebib Efendi, Rumeli Kazaskeri Mustafa İzzet Efendi, Osman Nurettin Şems Efendi, Manastırlı Hoca Salih Naili Efendi ve Mabeyn-i Hümayun Beşinci Kâtibi Abdülhamit Ziya Bey (Ziya Paşa) gibi dönemin önemli bürokrat, din adamı ve kalem erbabı yer almaktadır. Ayrıca asıl müdavim sayılmamakla birlikte Hayrettin İrfan Paşa, Bursalı Mustafa Eşref Paşa ve Sadullah Rami Paşa gibi isimler de zaman zaman bu meclise dâhil olmuşlardır.
Bu şairlerin bir araya gelmesinde en temel etkenler; çoğunun soy, doğum veya memuriyet yoluyla Rumeli'ye bağlı olmaları, aynı büro ve amirler altında çalışarak önceden kurdukları dostluklar, benzer itikadi ve tasavvufi kıymetleri paylaşmaları, aynı konakların müdavimi olmaları ve ortak kahvehane ile meyhaneleri sıkça ziyaret etmeleridir. Bu yönüyle Encümen-i Şuara, sadece edebi bir topluluk değil, aynı zamanda ortak bir kültürel ve sosyolojik arka planın ürünüdür.
Hepitopu bir yıl kadar süren bu meclis, 1862 yılının ortalarından itibaren peş peşe gelen şahsi sebepler, tayinler, hastalıklar ve ölümler nedeniyle dağılmıştır. Önce Manastırlı Nailî'nin encümenden kovulması ve ardından öfkeyle yazdığı hicviyeler, akabinde Leskofçalı Galip'in Trablusgarb'a tayini, Ziya Bey'in sefaret ve mutasarrıflık görevleriyle uzaklaşması, İbrahim Hakkı'nın akıl hastanesine düşmesi gibi kader oyunları meclisin ömrünü tamamlamasına yol açmıştır.
Kısa ömrüne rağmen Encümen-i Şuara, Türk edebiyatı üzerinde derin izler bırakmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar bu topluluğu Fransız edebiyatındaki 'La Pléiade' grubuna benzetirken, İbnülemin Mahmud Kemal ise Arap geleneğindeki 'Sûk-ı Ukaz' panayırına nazire olarak değerlendirmiştir. Şairler, bir yandan Doğu klasiğine bağlı kalırken diğer yandan Batılılaşma süreçlerinin getirdiği ikilemleri aşmak için bir laboratuvar çalışması yürütmüşlerdir.
Encümen üyeleri, doğrudan yenilikçi şiiri kurmasalar da Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid ve Sami Paşazade Sezayi gibi sonraki nesil yenilikçi yazarların yetişmesinde, cesaretlendirilmesinde ve yönlendirilmesinde kilit bir rol oynamışlardır. Galip'in divanından fal açarak 'Hürriyet Kasidesi'ni ilham alan Namık Kemal ve Memduh Faik gibi isimler, topluluğun politik ve estetik birer üstad olarak sonraki kuşağa nasıl rehberlik ettiğini göstermektedir.
Encümen-i Şuara'nın temel edebi duruşunu 'mutavassıt' (orta yolu arayan) tavır oluşturur. Şairler ne tamamen köhne Doğu'nun kalıplarında kalmak istemişler ne de aşırı alafranga bir Batılılaşmayı benimsemişlerdir. Şiir dilinde 'saf/kaba Türkçe', 'sade Türkçe' ve 'Sebk-i Hindî' olmak üzere üç farklı sapmayı da hiçbir öncelik gözetmeksizin denemişlerdir. Aynı şairin bir gün tamamen Türkçe kelimelerle, ertesi gün ise Sebk-i Hindî'nin en derin ve karmaşık mazmunlarıyla şiir yazması bu laboratuvar anlayışının bir sonucudur.
Form arayışlarında ise aruz veznini ve klasik nazım şekillerini tamamen terk etmemekle birlikte, alternatif denemelere yer vermişlerdir. Halk kültürünün ve ata mirası olan hece vezninin değerini bilen şairler, heceyle manzumeler ve gazeller yazmışlardır. Manastırlı Faik'in heceyle yazdığı kasideler ve Ahmet Cevdet Paşa'nın teşvikiyle kaleme aldığı 'Türkçe Aruz' adlı eseri bu arayışın somut örneklerindendir.
Bunun yanı sıra divan tertibinde geleneksel sıralamalar esnetilmiş, gazeller tematik gruplara ayrılmış, kıtalar musarra (kendi arasında kafiyeli) yazılmış ve hatta kadın ağzından erkeklere seslenen şiirler kaleme alınmıştır. Ârif Hikmet'in nazım ile şair arasındaki farkı vurgulayarak şiirin sadece vezin ve kafiyeden ibaret olmadığını, muhayyel bir hayal olduğunu belirtmesi dönemin estetik anlayışındaki köklü dönüşümün habercisidir.
Klasik şiirin anonim mazmun anlayışı, Encümen-i Şuara döneminde sorgulanmaya ve bireysel imge ve sembollere dönüşmeye başlamıştır. Çağın getirdiği yenilikler (telgraf telleri, buharlı gemiler, vapurlar) şiire taşınmış, eski mazmunların görsel ve optik karşılıkları tartışılarak yeni bir imge dünyası kurulmaya çalışılmıştır. Leskofçalı Galip ve Namık Kemal'in eski şiirdeki kaba ve iğrenç tasavvurları (örneğin Fuzulî'deki ciğer kebabı mazmunu gibi) eleştirmesi, şiir dilinin arıtılmasına yönelik bilinçli bir çabadır.
Mazmunların artık şahsi zekâ ve şuur dışı birikimlerle üretilmeye başlanması, okur ile metin arasında hermenötik (anlamlandırma) problemleri doğurmuş ve bu durum Servet-i Fünûn döneminde zirveye çıkacak olan edebi yabancılaşmanın ilk işaretlerini vermiştir. Encümen şairleri, geleneksel ile modern arasında bir köprü kurarak estetik açlıklarını Sebk-i Hindî'nin inceltilmiş dünyasıyla gidermeye çalışmışlardır.
Şiir artık sadece his ve hayalin değil, aynı zamanda devrin fikrî, siyasi ve sosyal realitelerinin de taşıyıcısı olmaya başlamıştır. Vatan, millet, hürriyet, adalet gibi kavramlar yavaş yavaş şiir dilinde belirginleşmiş, Ziya Paşa'nın terci-bendi ve Galip'in millet temalı kıtaları sonraki nesillere millî duygu ve düşüncelerin ifadesinde yol gösterici birer alfabe işlevi görmüştür.