Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
XIX. yüzyılda kadın şairlerin sayısında önceki yüzyıllara göre dikkat çekici bir artış görülmüştür. Bu durum, Osmanlı toplumundaki modernleşme hareketleri ve kadının toplumsal hayatta daha fazla görünürlük kazanmaya başlamasıyla doğrudan ilişkilidir. Ancak Osmanlı kadın şairlerinin eserlerine toplu bir bakış atıldığında, ilk göze çarpan özellik genellikle erkek şairlerle aynı dil, mazmun ve sembollerle şiir söylemiş olmalarıdır. Divan şiiri estetiğinin kişisel duyguları ifade etmeye pek izin vermeyen katı kuralları, şairlerin Fars edebiyatından kalıplaşmış kalıpları kullanmasını zorunlu kılmıştır.
Güçlü bir gelenek olan divan şiirinde şairden beklenen, önceden kalıplaşmış istiareleri ve mazmunları ustalıkla kullanarak hünerini ispat etmektir. Dolayısıyla kadın şairler de âşıkane gazellerde bu alışılmış kalıpları kullanmış, erkek şairlerle aynı sevgili imgesi etrafında şiir söylemişlerdir. Bu durum, edebiyatın temelde bir gelenek meselesi olmasından kaynaklanmaktadır.
Bununla birlikte, ilk dönemlerden itibaren bazı kadın şairler kendi seslerini farklı tonlarda hissettirmeyi başarmışlardır. Örneğin XVI. yüzyıl şairi Mihrî Hatun, zihni berrak olan bir kadının anlayışsız bin erkekten yeğ olduğunu açıkça dile getirmiştir. Zeynep Hatun ise sanatın cinsiyet tanımadığını, hüner meydanında nice kadınların erkeklerden daha üstün olabileceğini vurgulamıştır. Ancak bu cesur sesler, uzun süreli ve süreklilik arz eden bir üslup hâline gelememiştir.
XIX. yüzyılda tezkire yazarlarının kadın şairleri genellikle öteki kadın şairlerle kıyasladıkları görülmektedir. Cinsiyet ayrımı gözetmeksizin eseri merkeze alan modern edebî eleştirinin gelişmesi için daha uzun bir zamanın geçmesi gerekecektir. Buna rağmen kadın şairler, kendilerini edebiyat dünyasında ayrı bir değer olarak görmeye başlamışlar ve bu döneme damga vuran Leyla Hanım, Şeref Hanım ve Adile Sultan gibi isimler öne çıkmıştır.
İstanbullu olan Leyla Hanım, dönemin meşhur şairlerinden Keçecizade İzzet Molla’nın yeğenidir. Babası kazasker Moralızade Hamit Efendi, annesi ise Hatice Hanım’dır. Kültür seviyesi ortalamanın üstünde bir ailede yetişen Leyla Hanım, kız çocuklarının örgün eğitiminin henüz bulunmadığı bir dönemde aile ortamı sayesinde şiirle erkenden tanışmıştır. Yazdıklarını dayısının düzelttiğini ve onunla sürekli sohbet ettiğini şiirlerinde dile getirmiştir.
Saray çevresiyle yakın ilişkiler kuran şair; II. Mahmut’un kız kardeşlerine kaside ve terci-bentler sunmuş, şehzadelerin sünnet ve doğumları için tarih manzumeleri kaleme almıştır. Sarayla olan bu yakınlığına rağmen hayatı maddî sıkıntılarla geçmiş, devlet adamlarına yazdığı methiyelerle yardım istemiştir. Gençliğinde yaptığı bir evliliği eşinin kabalıkları yüzünden bir hafta içinde sonlandırmış ve bir daha evlenmemiştir. Hayatının son dönemlerinde kendisine maaş bağlanmış ve 1848’de vefat ederek Galata Mevlevihanesi haziresine defnedilmiştir.
Leyla Hanım, divanında gazel, kaside, musammat, rubai ve şarkı gibi hemen her nazım şeklini ustalıkla kullanmıştır. Özellikle 'İç bâdeyi gülşende ne derlerse desinler' beyitleriyle tanınan rindane ve serbest tavrı, o dönem kadınları için alışılmadık bulunmuş ve tezkire yazarlarınca eleştirilmiştir. Şiirlerinde beşerî aşk, felekten şikâyet ve hikmetli söyleyişler ön plandadır.
Mevlevi tarikatine mensup olan Leyla Hanım’ın divanında dinî ve tasavvufi konular da geniş yer tutar. Hz. Peygamber ve ehl-i beyt sevgisini, Kerbela olayını ve Mevlana hayranlığını işlediği samimi şiirleri dikkat çekmektedir. Hayat tarzı ve serbest söyleyişleri nedeniyle eleştirilse de, kendisinden sonra gelen kadın şairler için büyük bir cesaret kaynağı olmuştur.
1809 yılında İstanbul’da doğan Şeref Hanım’ın babası, soyu sadrazam Abdullah Nailî Paşa’ya dayanan Mehmet Nebil Bey’dir. Şiirlerinde Hz. Muhammed’in soyundan geldiğini (şerîf neslinden olduğunu) sıkça vurgulayan şair, evlilik yapmamış ve çocuk sahibi olmamıştır. Nitekim 'Her gazel bir veled-i kalbimdir' mısralarıyla şiirlerini evlatları olarak gördüğünü ifade etmiştir.
Yaşadığı maddi sıkıntılardan ve değerinin bilinmemesinden sıkça yakınan Şeref Hanım, Sadrazam Ali Paşa’ya sunduğu manzumelerle maaş talebinde bulunmuş ve nihayetinde kendisine maaş bağlanmıştır. Leyla Hanım gibi Mevlevi olan Şeref Hanım, 1861 yılında vefat etmiş ve Yenikapı Mevlevihanesi muhibler kabristanına defnedilmiştir.
Şeref Hanım’ın divanında toplam 677 manzume yer almaktadır. Bunlar arasında 255 gazelin yanı sıra kıta nazım şekliyle yazdığı 122 tarih manzumesi büyük bir yer tutar. Yeğeninin sakal bırakması veya ney öğrenmeye başlaması gibi son derece kişisel ve sıradan konuları bile tarih manzumelerine konu etmiştir. Bu durum, divan şiiri geleneğinin sınırlarını zorlayan kişisel bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Şiirlerinde bazen şiir kabiliyetinin olmadığını, Âşık Ömer’in nazımlarının bile kendi perişan şiirlerinden yeğ olduğunu söyleyerek tevazu gösterse de, bu durum aslında erkek egemen edebiyat dünyasında kadın bir şairin yaşadığı çekingenliği ve yer edinme çabasını yansıtır. Çağdaşı Leyla Hanım ile birlikte şiir dünyasında ayrı bir değer olduklarını savunmuş, kasidelerinde Mevlânâ, ehl-i beyt ve Bektaşî-Mevlevi duyarlılığını samimi bir dille işlemiştir.
Otuzuncu Osmanlı padişahı II. Mahmut’un kızı olarak 1826 yılında İstanbul’da doğan Adile Sultan, Osmanlı hanedanında divan sahibi olan tek kadın şairdir. Küçük yaşta annesi Zernigâr Kadın’ı kaybetmiş, padişahın diğer eşi Nevfidan Kadın’ın gözetiminde mükemmel bir saray eğitimi almıştır. Arapça, Farsça ve edebiyat öğrenimi gören şair; Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz’in kız kardeşi, pek çok padişahın ise halasıdır.
Padişah kızı olmasına rağmen hayatı acılarla dolu geçmiştir. Babasını ve kardeşlerini peş peşe kaybetmiş, 1845 yılında evlendiği Tophane Müşiri Mehmet Ali Paşa’yı 1868’de kaybetmiştir. Ardından tek teselli kaynağı olan kızı Hayriye Sultan’ı da genç yaşta yitirince ömrünü tamamen ibadet ve hayır işlerine adamıştır. Çeşme, okul gibi pek çok hayır eseri yaptırmış ve mülklerini vakfetmiştir. 1899 yılında vefat etmiş, eşinin türbesinde kendisi için hazırladğı mezara defnedilmiştir.
Nakşibendi tarikatına mensup olan Adile Sultan, şiirlerinde dinî ve tasavvufi konulara ağırlık vermiştir. Aruz vezniyle yazdığı gazel, münacat, naat ve mersiyelerin yanı sıra hece vezniyle ilahiler de kaleme almıştır. Divanının en dikkat çekici kısımlarından biri, yakınlarını kaybettiğinde yazdığı mersiyeler ile hayatını ve acılarını samimi bir dille anlattığı 'Tahassürname' ve 'İftirakname' adlı bölümleridir.
Şair, Sultan Abdülaziz’in genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mahmut Celalettin Efendi için yazdığı müseddes nazım şeklindeki mersiyesiyle tanınır. Mûsiki ile yakından ilgilenen ve şiirleri bestelenen Adile Sultan, divan şiiri geleneğine bağlı kalmakla birlikte samimi, lirik ve derin bir tasavvufi duyuşun sahibi olarak Türk edebiyatında müstesna bir yer edinmiştir.