Bir Avuç Kadınlar (I)
Bir avuç kadındılar. İki elin parmaklarından belki biraz fazla. Şuara Tezkireleri’ne bakılırsa Divan edebiyatının kadın kanadı ancak onlardan soruldu. Garip ki adları vardı da şiirleri yoktu. Ne yapsındılar? Yaşamak kolay da yazmak öylesine zordu.
Kimi Trabzonlu, kimi Amasyalı, çoğu İstanbullu. Bereketli topraklarda boy verdiler hasılı. Kimi bir şehzade sancağının gölgesinde, kimi payitahttaki kendisi de bir şair olan koca çınarın sayesinde. Öyle işte, ama mutlaka bir sayede.
Kimi Fatih döneminin sanata ve sanatkâra bakışındaki o engin iklimde boy verebildi (Zeynep, Mihrî); kimi, Divan şiirinin bütün tarihçesi boyunca en mükemmel örneklerin verildiği on altıncı asır ihtişamında kadın şairleri tek başına temsil etti (Hubbî Hâtun). Gerçi aynı asırda Bakî’nin hatunu Tuti’den de şair olarak söz edildi ya, nasılsa, yüzlerce şiirle adını “sahife-i âlemde” sonsuz kılan Bakî’nin ikliminde, ondan geriye bir tek mısra kalabildi. Bu yüzden işte on altıncı asrı kadın şair olarak tek başına temsil eden Hubbî Hatun’un işi ne kadar zordu. Başta hükümdarın kendisi (Muhibbî) olmak üzere, Fuzulî, Bakî, Hayalî, Zâtî, Nev’î gibi muhteşem güneşlerle dolu bir semada Hubbî, her hâlde ancak kendi hacmi kadar ışık salabilen düşük kadirden bir yıldızcıktı.
Kimi bir sadrazamın kızıydı, kimi bir şeyhülislamın. Kimi bir müderrisin, kimi bir valinin. Babası kadı, kazasker olanlar da vardı. Demek istediğim, hemcinslerinin birçoğundan daha nasipliydiler. Özel hocalar tutulabildi onlara, eğitimlerine özen gösterildi. Bazılarının bizatihi ilk hocaları babalarıydı. Kimi, babanın kız çocuk üzerindeki yansıması anlamına gelen ağabey tarafından yetiştirildi, eğitildiler. Ama bazen bu ışığın boyasıyla öyle bir boyandılar ki, söz gelimi Hamid’in kardeşi Mihrünnisa ne söylese ağabeyinin söylediklerinin rengindeydi.
Hemen hepsi sosyal statü ve yaşam standardı itibariyle yüksek ailelere mensuptular. Lakin zaman zaman aralarından öylesine ters talihli birisi çıkıverdi ki Yaşar Nezihe gibi, fırtınalı bir gecede kadem bastı bu dünyaya, yoksulluğun ve sıkıntının fırtınalarından hiç kurtulamadı, öyle yaşadı öyle ölüp gitti. Belki en çok ondaki cevheri merak etmeli. Hiçbir çapalama, budama, bakım görmeden, harabeler arasında, kayalıklar üzerinde boy veren bir yabani çiçeğin usaresini.
Çoğunlukla evlilikleri, şiir ve sanat faaliyetleri ile pek de iç açıcı bir temas içinde değildi. Bu mutsuz çoğunluk, bir şiiri var oldukları için mi mutsuz oldular, mutsuz oldukları için mi bir şiirleri var oldu, her zaman için tartışılabilir (belki tartışmaya gerek bile yoktur), ama şiir öyle anlaşılıyor ki onlar için hem bir sebep hem bir neticeydi.
Hem öyle bir netice ki kimi Amasyalı Mihrî gibi, Hammer’den gelecek “Osmanlı Saphosu” yaftalamasındaki, ilk bakışta büyüleyici ama bir başka bakışta incitici imaları göğüsleyebilecek kadar kendi başına buyruk, hiç evlenmeden yaşadı. Biraz da başına bela güzellik şöhretinin himayesi ve tehdidi altında, masum aşk dedikodularına karıştı adı. Kimi daha ilk geceden kabalığına dayanamayacağını anladığı bir adamın ikliminden munis ve müşfik baba evine gerisin geri dönüverdi (Leyla) ve hakkında çıkan dedikoduları,
Sağ olsun ehibba da ne derlerse desinler,
mısraıyla karşılayacak aşkınlığa ulaştı kimi.
Kimi sürdürdü, kimi bitirdi. Kimi kendisini mutlu edemeyen bir adamdan ayrıldıktan yıllar sonra, ölümü haberi üzerine, sağlığında kendisini ber-murad edemeyen o âdem için o kadar çok ağlayıp öylesine yas tuttu ki (Mihrünnisa)! Ama kimi de kendisini ber-murad edemeyen o âdemi, ölüm döşeğindeki bütün yalvarmalarına rağmen, affetmeye yanaşmadı (Yaşar Nezihe). Kadın fıtrati mi, ben de bilmem ne demeli?
Ama bütün sorunlarıyla ve bütün sorunlarına rağmen vardılar. Öyle olmasaydı, bütün kıymetlerini gözden geçiren II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı aydınının, Türkçüsünden İslamcısına, Osmanlıcısından Batıcısına, hepsinin, üzerinde birleştiği en büyük ortak payda “kadına dair” olur muy-
